SAIDÊ KURDÎ
SAIDÊ KURDÎ HAKKINDA BIRKAÇ NOT



Saidê Kurdî hakkinda bir seyler söylemek yasamini devirlere ayirmak ve bu devirlere göre bir analiz yapmak gerçekten çok güç, bunun yani sira uzunca bir emek isteyen bir ugras. Fakat her seye ragmen küçük bir not bile olsa önemle vurgulanmasi gereken hususlarin oldugu kanaatindeyim. Bunlarin basinda Saidê Kurdî’nin Kürt kimligi irdelenmesi gereken bir konudur. Zira Kürt Teali Cemiyeti’nin faaliyetleri içerisinde olan hemen hemen bütün eserlerini Kürtçe dile getirmis, bir dönem Kürt olma bilinciyle politik alanda mücadelesini vermis bir aydin konumunda degerlendirmek yerinde olacaktir. (Agir basan Islam kimligi yönü ve bu alandaki mücadelesi uzmanlarin degerlendirme alanina girer.)

Kimi zaman Tanzimat Dönemi denen Sinasilerin basini çektigi kabul edilen dönemin söylemlerinden olan akil, hak, hukuk, bilim gibi söylemleri içeren konusmalarin yaninda dönemine göre özgürlükçü olarak degerlendirebilecegimiz Mesrutiyet fikrini Kürdistan’a kabul ettirmeye çalisan hatta Kanun-i Esasiyi benimsemeyenlerin istibdat yanlisi oldugunu söylemekten kaçinmamis bir aydin, kimi zaman Kürtlerin temsiliyetini yapanin ancak ve ancak Meclis-i Mebusan oldugunu söyleyen biri olarak çikar karsimiza. Fakat yine bu dönemde Kürt geriligi üzerinde durmus agalik ve seyhlige yüklenmistir. Açikçasi Kürdistan’da bir aydinlanma pesindedir ve bu konuda söyle der: ’’Mesrutiyet hâkimiyet-i millettir….Hükümet, hadim ve hizmetkardir. Öyleyse kendinizden tesekki ediniz; her kabahati hükümet ve Türklere atmakla çok aldanirsiniz. Size bir misal söyleyeyim: Her tarafa subeler salmis büyük bir çesme basinda bir bozulma olursa bu her tarafa sirayet eder. Fakat yüz pinarin ortasinda Büyük bir havuz olursa, o havuz pinarlara bakar ve onlara tabidir….Ey Kürdler! Görüyorum ki, bizde pinar yoktur. Onun için uzaktan gelen taaffün eden bir suyu içiyoruz. Eskisi gibi istibdadi görüyoruz. Öyle ise gayret ediniz,çalisiniz….Tâ bir kamalat pinari bizde de çiksin.Yoksa daima dilenci olacaksiniz ya susuzluktan öleceksiniz…’’


Islami düsüncenin büyük etkisiyle sikça vurgulanan Türk-Kürt birlikteliginin yaninda Kürtlerin genel manada Türklerden farkli oldugunu önemle vurgulamaktan kaçmayan Saidê Kurdî; Bitlis, Diyarbakir Van’da medreselerin açilmasini Mesrutiyetin dolaysiyla aydinlanmanin Kürt ve Türk aydinlari tarafindan Kürdistan’a bu sekilde girebilecegini savunmaktadir. Medrese ismine bile büyük deger biçmis ve en önce yapilmasi gereken olarak görmüstür bunu. Her nedense zamaninda bunu hayta geçirememis ve Van’da sadece medresenin temeli atilmistir. Kürdistan’in bagimsizligi fikri etrafinda olusturulan Kürt Teali Cemiyetinin içerisinde olmak, ama ayni zamanda birliktelik fikrine sahip olmak hatta bir dönem Isviçre’ye gidip dört milletin bir arada nasil yasadiklarini birebir görüp, bunu ülkeye uyarlamak istemesi; bir yandan Kürt aydinlanmasindan bahsetmek, Kürdistan denilince sevke gelen, Kürdistan’in daglarindan bahseden hatta bu sevkin ve mutlu anlarinin nüfuz ettigi’’ Saykal-i Islamiye ve Ekrad Reçetesi’’ adli eserleri yazdigini söylemektedir. fakat diger yandan ‘’Türkler bizim aklimiz ,biz de onlarin kuvveti…Hepimiz bir iyi insan oluruz. Kendi basimiza yapmayacagiz. Bu azimle baska unsurlara ibret dersi verecegiz. Iyi evlat böyle olur.’’  Ifadesini dile getirerek hatta ‘’Kürdlük davasi pek manasiz bir davadir çünkü Müslüman’dirlar…’’ **  gibi taban tabana zit fikirler beyan etmistir. Bu durumunu kendisi söyle açiklamaktadir: ’’Çocuklugumdan beri kâh kuyu dibinde kâh minare basinda gibi anlayis yönünden gibi yeteneklerde bulunuyorum.Kâh gayet dakik bir hakikat davetsiz elime geliyor. Kâh gayet tanisim, dostum olmus bir hakikat, bir yabanci olup tanimiyorum. Hatta bir günde kâh gayet cahil kâh tecrübeli bir siyasi gibi ise karismak isterim.’’  *** 

Bütün bunlarin yaninda Sêx Sait Isyanindan (1925) önce, Erzurum’da Sêx Sait ile yaptiklari bir haftalik toplanti dikkat çekicidir. Ayrica Kürt’ler için önem tasiyan 21 Mart’ta Diyarbakir’da bulusmak için sözlesmislerdir fakat Sêx Said’in 4 Subat’ta yakalanmasi buna olanak tanimamistir. Kim bilir belki bu yakalanma olayi olmasaydi Seidê Kurdî açisindan birçok sey degisecekti. Bunun devaminda isyandan çok sonralari Seidê Kurdî’nin Bingöl’de Sêx Saîd’in akrabalarinin kalip kalmadigini sormasi ve orada halen akrabalarinin oldugunu ögrendikten sonra da onlara içten selamlarini söyleyip onlari ziyaret etmek istemesi de farkli bir noktayi vurgular kanaatindeyim.

Önemli olan noktalardan biri de her seye ragmen bir Kürt aydinlanmasi yaratmak isteyen Saidê Kurdî’nin bir dönem sonra planli ve bilinçli bir sekilde Türkçü gibi gösterilmesi ve böyle ögretilmesidir. Bugün Fetullah Gülen Cemaati ve benzeri cemaatler tarafindan risaleler büyük ölçüde tahrif edilmektedir. Son dönemlerde yüzlerini daha açik göstermeye baslayan bu cemaatin ne yapmak istedigiyle ilgili ipucunu Tempo dergisi’nde bulmak mümkündür. Tempo Dergisi’nde Fetullah Gülen Cemaatinin Dünyaya nasil yayildigi ile ilgili haberde Afrikali çocuklara ‘’Türküm ,dogruyum…’’ diye baslayan andi okutmalari ortaya çikarmaktadir. Bunu da Islam adina yaptiklarini hatta Saidê Kurdî felsefesi isiginda yaptiklarini iddia etmekle ikinci bir vahsete sebep olmaktadirlar. Bu cemaatin Külliyatlara yaptiklari tahrifatlara birkaç örnek vermek gerekirse: ’’Yirmi milyon Türk Cemiyeti namina degil, yüzer milyon Islam alemi namina bir Said degil bin Said feda olsun’’ cümlesi söyle verilmektedir: ’’Yirmi bes milyon Türk Cemiyeti namina bir Said degil bin Said feda olsun. Risale-i Nurlarda varolan bütün kürt kelimeleri çikarilmis, sisteme muhalif olan bir çok ifade yok edilmis böylece sistemle uyumlu bir anlayis ortaya çikarilmak istenmistir. Bahsedilen cemaatle yakinligi bilinen Hekimoglu Ismail adli yazar daha sonra Muhammet Sidik Seyhanzade ile yaptigi bir sohbette sunlari itiraf edecektir: ’’Vallahi senin bu uzun konusmandan sonra ben su kara vardim; senin anladigin ve anlattigin nurculuk ile bizim bugüne kadar anladigimiz ve yasadigimiz nurculuk arasinda bir benzerlik göremedim’’ Yine bu gerçegi bize Ali Ihsan Yurt adli kisinin M.Siddik Seyhanzade’ye anlattiklari perçinlemektedir. Ali Ihsan Yurt Adli kisi yapilan sohbette sunlari nakleder: ’’Istihbaratin ileri gelenleri; hareketin insanlik için Müslümanlik için çok faydali oldugunu, bunu her kesim tarafindan görmemek, kabul etmemek mümkün degil. Yüzlerce binlerce ideolojik sapiklarin, sarhoslarin, ayyaslarin nasil düzeldiklerini, her kesim görmekte ve kabul etmektedir. Fakat tek bir sorun, hareketin liderinin Kürt olmasi bizleri ciddi ciddi düsündürmekte ve endiseye sevketmektedirler.-dediler. Biz de kendilerine; her ne kadar Kürt olarak gözüküyorsa da bir Islam alimidir. Fakat etrafindaki talebeleri saf kan Türk’tür ve milliyetperverdirler.’’ Bu durumu saglayan da Kürt talebelerin çürütülmesi ve dislanmasidir. Görüldügü gibi bu politika günümüzde de tüm hiziyla devam etmektedir.

Bedirxan Ailesinden oldugu halde bunu her zaman gizlemeye çalisan lafinin bile geçmesine tahammül edemeyen Cemal Kutay ise olaya daha da abartarak sunlari söyler: ‘Bediuzaman, su katilmamis bir Kürt’tür yani dogulu bir Türkmen’dir.’’

Bütün bu notlarin ardindan vurgulanmasi gereken birkaç husus bulunmaktadir. Bunlardan ilki, Saidê Kurdî’nin bir Kürt ve Kürdistanli oldugudur. O kadar Kürt’tür ki Kürdistan adiyla bile huzur bulmaktadir, öyle ki Isparta’da sürgünde oldugu sirada ani bir kararla Kürdistan’a gitmek istemis ve bu dogrultuda Urfa’ya gitmis, devlet yetkililerinin Urfa’yi hemen terk etmesi istemine karsin O ‘’Ben buraya seyahate degil ölmeye geldim’’ demistir. Ve dedigi gibi de Saidê Kurdî kisa bir süre sonra Urfa’da vefat etmistir.

Saidê Kurdî bir kürt aydinidir ve bu aydinlanmayi bir sekilde Kürdistan’a yaymak isteyen, çarpik olan agalik –seyhlik sistemine olabildigince düsman bir kisiliktir.

Sistemle bir dönem birliktelik saglamasina karsin, çarpikliklari gördükten sonra sistemle yollarini ayirmistir. Bu durumun yasanmasinda hükümetin Islamiyet’e yaklasimi önemli olmakla beraber Mustafa Kemal sahsinda hükümetin yürütmeye basladigi etnik politikadir. www.kurdislam.org sitesindeki su ifadeler bu konuya biraz daha açiklik getirecektir. ‘’Saidi Kürdi'nin ilk siyasi hayati Mardin'de bir Osmanli zabitina (polis) bir tokat atmasiyla baslar. Daha genç olmasina ragmen isgalci Osmanli imparatorlugunun Kürdistan'da olusturmus oldugu feodal-isbirlikçi, yerel gerici güçlerin dallari olan Aga-Seyh-Devlet üçgenini çok erken farketmis ve Kürdistan'in saglikli bir yapiya kavusmasini bunlara karsi mücadeleye endeksli oldugu seklinde formule etmistir. Ve gerçekten de 1925'te Kürdistan'dan Bati Anadolu'ya sürgün edilene kadarki hayatini bu yerel-isbirlikçi sosyopolitik erklere karsi aktif mücadele içerisinde geçirmistir.Kürdistan'daki zalim Hamidiye reislerine karsi kavgalari, monark 2. Abdulhamit'ten Kürt ulusal haklarini isteme çabalari ve Kürdistan'daki seyhlik kurumunu dogru islamiyete yaklastirma temelinde restore etme çabalari hep bu baglamda degerlendirilmelidir. Mutlakiyet devrinde (2. Abdulhamit dönemi) yönetimi, yönetimi Kürdistan politikasindan dolayi sert elestirilere tabi tutmustur. Bu onun birçok kez yakalanip sürgün edilmesine neden olmustur.

Kürt olma bilincine sahip bir Kürdistanli olarak hiçbir zaman milliyetçi bir zemine kaymayan yukarida degindigimiz gibi ,Islamiyet’in etkisi ile de olsa her zaman birliktelik yanlisi olmus ve farkliliklari bir arada tutma gayesi tasiyan bir anlayisin sahibi olan Saidê Kurdî’nin izinde olduklarini utanmadan söyleyen, bu zatin fikirlerini alip fasizme varan bir düsün(meme)ce fikri haline getiren Fetullah Gülen anlayisidir sorun olan. Asil büyük sorun ise biz Kürt gençlerinin Saidê Kurdî’yi tanimaktan uzak olmamiz hatta bilmemekten kaynakli hakarete varan ithamlarda bulunmamizdir. Saidê Kurdî ve Fetullah Gülen cemaati arasindaki uçurumu görmek ve göstermek halen önemini koruyan bir sorun olarak önümüzde durmaktadir.

*Içtimaî Reçeteler 2-sf:34
**Içtimaî Reçeteler 2-sf:16/17
***Nurculugun Tarihçesi / Tenvir Nesriyat-sf:89


Yararlanilan kaynaklar:
• Nurculugun Tarihçesi / Tenvir Nesriyat
• Içtimaî Reçeteler / Saidê Kurdî
• Adi geçen ve benzeri internet siteleri

 

 

Şêx Ehmedê Xani


Kürt ve Kürdistan tarihinde meşhurdur. Çok önemli bir yeri vardır. Onun yaşantısının öğrenilmesi Kürt kültür, sanat, dil ve edebiyatını öğrenmek açısından önemlidir.

Şex Ehmedê Xani, 1651 yılında Hakkari’nin Xani köyünde dünyaya gelmiştir. Babasının ismi İlyastır. Xani ismi hakkında çeşitli rivayetler vardır. Bazı rivayetlere göre Xani Aşiretinden olması sebebiyle, bazı rivayetler annesinin isminin Xanê olması sebebiyle ona Xani deniyor.

Kısa bir sürede, ilim ve kültür alanında ün salmış bu alanda çok ilerlemiştir. On dört yaşlarındayken yazarlık hayatına başlamıştır.

Ehmedê Xani, Kürt edebiyatına çok değerli hizmetler yapmış, bir çok güzel şiir ve eser armağan etmiştir. Eserlerinin şahı “MEM Û ZİN”dir. Bu kitabı 1695 yılında tamamlamıştır. “Nubıhara Bıçukan”da (Çocukların Turfandası) değerli bir eseridir. Bu eseri 1684 yılında yazmıştır.

Ehmedê Xani çok ileri görüşlüydü. “MEM Û ZİN”den de anlaşılacağı gibi, haksızlığa, zulme , gericiliğe, feodal düzene karşı cephe almış bu yolda hayli mücadele etmişti. Zavallıların, yoksulların, çaresizlerin ve haksızlığa uğrayanların yardımcısı olmuştur. Çağdaşı olan bazı bilginler gibi yöneticilere ve zalimlere dalkavukluk etmemiş, çıkar peşinde koşmamıştır. Her zaman halktan yana olmuştur.

Makam sahipleri için değil halk için, halk çocukları için çalışmış ve hizmet etmiştir.

Şêx Ehmedê Xani düşüncesinde özgürdü, inandığını cesaretle anlatmış ve yazmış, bu hususta hiçbir şeyden endişe etmemiş doğruları ifade etmekten hiç geri durmamıştır.

Şêx Ehmedê Xani o çağın aristokratik modasına uymamış ve diğer bilginler gibi eserlerini Arapça ve Farsça değil, halk diliyle, kendi ana diliyle,Kürtçe olarak yazmış ve Kürt edebiyatının öncülerinden biri olmuştur. Xani, derin bir felsefeye ve geniş bir kültüre sahipti.

17.yy. Kürdistan Kürtler ve Acemler arasında bölünmüştü. Bu ülkeler, büyük zorbalıklarla, Kürdistan’ı elde etmeye çalışmışlardı. Öyle bir hal almıştı ki, Kürdü Kürde vurdurtma politikaları, ortalıkta dolanıp duruyordu.

Bu kötü durum, bu bozuk düzen, Şêx Ehmedê Xani’nin üzerinde çok etkili oldu. Şêx Ehmedê Xani Kürtlerin birlik olmayışından, çok fazla yakınmaktaydı.

Şêx Ehmedê Xani, bir zaman sonra “Memê Alan” destanını temel alarak güzel ve değerli olan bir isim altında, “ Mem û Zîn” isimli eseri yazmaya başladı. Bu eseriyle, ölmeyen ve zengin bir eseri insanlara bırakmıştı. Büyük yazar Şêx Ehmedê Xani ve destanı “ Mem û Zîn” tüm dünyada duyulmuş bir destandır. Bu büyük eser tüm dünyanın önemli edebiyat parçalarında yer almıştır.

Şêx Ehmedê Xani yalnız yazar değildi.O aynı zamanda filozof, uzman ve politik bir şahsiyetti . O, kendi zamanında Kürdistan’ın özgürleşmesi ve bağımsızlık için elinden gelen her şeyi bir bir yerine getiriyordu. Bu yüzden de vatansever biri ve kendi ülkesinde olan zulümlere karşı yüreği yanan bir kişiydi. O, kendi tüm varlığını ülkesinin özgürleşmesi yoluna feda etmişti. “Mem Û Zîn” bugün Kürt edebiyatının baş tacı olmuş ve kendi güzelliğinden, değerliliğinden ve herkes için ölmeyen bir eser haline gelmiştir.

Ger dê hebûya me îttîfaqek

Vêk ra bikira me înqiyadek

Tekmîlê dikir me dîn û dewlet

Teshîlê dikir me îlm û hîkmet

“Mem Û Zin” hikayesi, “Memê Alan” adıyla halk dili arasında hayli ünlü bir eserdir. Bu hikaye milattan önceden bu yana halk arasında söylenen ve mitolojik bir nitelik kazanan bir destandır.

Şêx Ehmedê Xani de “Memê Alan” destanından ilham alarak o hikayesi kendi çağının yaşantısına göre somut bir kalıba dökmüş, çağdaş ve modern bir üslûpla yazmıştır. Bu suretle hem destanı kaybolmaktan kurtarmış, hem de Kürt edebiyatına ölmez bir eser armağan etmiştir. Xani, bu eser de, Memo ve Zin’in aşkı etrafında çağının yaşantısını, o zamanın sosyal kültürel ve idari durumunu da güçlü bir meharetle tasvir etmiş, gözler önüne sermiştir. İyiliği, doğruluğu,suçsuzluğu, zayıflığı ve çaresizliği Mem Û Zin’in şahsında toplayarak; kötülüğü, dalkavukluğu, fitneciliği ve iki yüzlülüğü de Bekir (Beko) de somutlaştırarak gözler önüne sermiştir.

Şêx Ehmedê Xani kendisinden sonrakilere de büyük bir örneklik teşkil etmiştir. Bediuzzaman Saîdî Kurdî onun için benim manevi üstadım der. Bediuzzaman’ın onun mezarı başında iken ondan ders aldığı rivayet edilir.

Şêx Ehmedê Xani yüzyıllarca Kürt medreselerinde de bir ekol olmuştur. Medreselere yeni bir soluk kazandırdığı görülür.

Şêx Ehmedê Xani’nin bize üç kitabı ulaşmıştır. Mem û Zin, Nubıhara Bıçukan ve Eqida İmanê.

Kısa hayatına çok şeyler sığdıran Şêx Ehmedê Xani 1507 yılında Doğubeyazıt’ta vefat etti. Ziyaretgahı şu an doğubeyazıt’ta İshak Paşa Sarayının içerisindedir.

PESNÊ XWEDÊ (ALLAH’A ÖVGÜ)

1-Sernameê name namê Ellah
Bê name wî natemame vellah

2-Ey metleê hindê îşqebazî
Mehbubê heqîqî-yu mecazî

3-Namê teyelewhê nameya işq
Îsmê teyê neqşê xameya işq

4-Bê neqşê te neqşê xame, xame
Bê name te name, natemame

5-Namê teye şahê beytê meqsud
Fîhristê mikatebatê mehmûd

6-Mazmunê miraselatê "lareyb"
Meşhudê mikaşefatê bîlxeyb

7-Mehbubê qulubê men lehul- qelb!
Qelban tu di kî bi bal xweve celb

8-Maşuq-i tu'yî, bi fexr u nazî!
Aşiq tu'yî lêk-î bê nîyazî!

9-Mitleq tu mifîd u mistefadî
Bê şibhe mirîd û hem miradî!

10-Nurî tu di hisnê ruyê dildar
Narî tu di qelbê aşiqê zar!

11-Şem'î ne ji qismê nûr û narî
Şemsî, ji eyan tu perdedarî!
12-Gencî tu di nêv tilismê alem
Kenzî tu eyan ji îsmê adem

13-Ev alem û ademî- yû meşhûd
Ev mimkun û masîwayê mevcûd

14-Hemyan bi teye midare û debr
Feyyazê rîyazê xelqê wel- emr!

15-Emrê te bi lefzê "kun" du alem
Mewcûd-i kirin, xerez çi adem

16-Adem bi xwe yek ji herduyane
Yek herfe ji emrê "kun" fekane

17-Ew herfê heqîqeta miheqqeq
Hem emre bi qudretate hem xelq

18-Eşbah-ı miressemin ji nasût
Erwah-ı miwessemin bi lahut

19-Ev ruhu û cesed bi cebr û îkrah
Tezwîc-i buyîn bi emrê Ellah

20-Nasût-i eger çi rengsefale
Lahut-i pertewa cemale

21-Herfa ku me gotî, neqşê hûre
Lê meqsed û maneya wê kûre

22-Zahir te eger numaye suxra
Batin ewe neqşê xame kubra

23-Mewcûde di wê, şehadet û xeyb
Meşhûde di wê, sîyadet û eyb

24-Însan bi xwe hem zelame, hem nûr
Adem ji te hem qerîbe, hem dur

25-Hindî weku cinsê alemîne
Ew tabiê new’ê ademîne

26-Ev renge felek hemî miezzem
Ev çende melek hemî mikerrem

27-Ev karîgeha ezîm u dewwar
Ev barîgeha bedî'ü seyyar

28-Ev çende zemîn digel enasır
Ev renge arez digel cewahir

29-Ev çende he nî'met û nefais
Ev rengê he me'kel u melabis

30-Ev çende he middea u metlûb
Ev renge he mişteha û mehbûb

31-Heywan û meadin û nebatat
Metlûb û meqasid û miradat

32-Bîlcimle ji bo mera li karin
Fîlcimle ji bo me ber di barin

33Heqqa, ku te xweş nîzam û rewneq
Tertîb-i kirin ji bo me, elheq!

34-Em xafil û atıl û gunehkar
Mayîne di qeydê nefsê emmar

35-Nînin me di qelbê fikr û zikrek
Na kin bi zimanê hemd û şikrek

36-Xanî ku nehin bi qelbê zakir
Barî! bi de wî zimanê şakır!



1-Kitabın baş yazısı Allah'ın adı
Vallahi eksik demektir kitap, olmazsa onun adı

2-Ey aşk güzelliğinin doğuş ufku olan Allah!
Ey "aşkı hakiki" ile "aşkı mecazi"nin sevgilisi Allah!

3 -Senin adın üzerine yazılır aşk yazısı,
Aşk kaleminin nakşı da yine senin adındır.

4-Senin nakşın olmadan kalemin nakşı çiğdir
Senin adın olmazsa yazı da eksik kalır,

5-Amaç edinilen Kâbe' nin şahı senin adındır.
Bütün kutsal yazılar da senin adında toplu halde durur,

6-Senin adındır tüm vahiylerin özü
Görünmeyip de keşfedilen varlıklar senin adında
görünür.

7-Ey gönül sahiplerinin gönüllerinin sevgilisi,
Sensin gönülleri kendine doğru çeken!

8-Övünen ve nazlanan sevgili sensin!
Aşık da sensin, fakat dileksizsin.

9-Fayda veren de kendisinden yararlanılan da sensin!
Şüphesiz hem isteyen hem de istenensin!

10-Sensin sevgilinin yüzündeki aydınlık!
Zavallı aşıkın gönlündeki ateş yine sensin!

11-Mumsun ama ateş ve ışık çeşidinden değilsin,
Güneşsin ama perdelenmişsin gözlerden!

12-Evren tılsımının içinde definesin sen!
İnsan adından keşfedilen hazinesin sen!

13-Bu evren, bu insan ve görünen bu varlıklar,
Bu yaratılan, senden gayrı bütün yaratıklar,

14-Hepsinin yönetimi ve geçimi seninledir,
Ey yaratışın ve emrin bahçesinde feyiz yağdıran Allah!

15-Senin emrin "ol" sözcüğüyle iki alemi birden
Varlığa getirdi; gerçi amaç insandı.

16-Bu iki alemden biridir insanın kendisi,
"ol" ve "oldu" emrinin bir harfidir
17-İşte gerçekten gerçek olan, o harftir;
Hem o emir, hem de yaratış senin kudretine bağlıdır.

18-Cisimler maddeden resmedilmişler,
Ruhlar ise kutsallıkla nişanlanmışlar.

19-Bu ruhlarla cisimler cebirle, zorla
Çiftleştirilmişler Allah'ın emriyle

20-Maddenin değeri gerçi düşüktür
Ama kutsallık, güzelliğin ışığındandır.

21-İşte bu harf, işlenmesi ince bir nakıştır;
Gel gör ki amacıyla anlamı derin mi derin.

22-Gerçi görünüşte sen onu en küçük olarak göstermişsin
Ama aslında o, en büyük kalemin nakşıdır.

23-Görünün ve görünmeyen hep onda mevcuttur;
Erdem de, kusur da hep onda gözükür.

24-İnsanın kendisi hem karanlıktır, hem ışık;
İnsan hem yakındır sana, hem uzak.

25-Ne kadar evren çeşidi varsa,
Hepsi insan çeşidine tâbidir.

26-Hepsi muazzam bunca felek,
Hepsi muhterem bunca melek,

27-Dönüp dolaşan bu muazzam çark,
Bu göz kamaştırıcı gezgin saray,

28-Bunca yerler ve unsurları,
Bunca ârazlar ve cevherleri,

29-Bunca doyulmaz nimet ve değer,
Ve bütün yiyeceklerle giyecekler

30-Bunca aranan ve istenilenler,
Bunca arzu edilen ve sevilenler,

31-Hayvanlar, madenler ve bitkiler,
Arananlar, amaç edinilenler ve muradlar;

32-Hepsi bizim için işler haldedir,
Hepsi bizler için yük altındadır,

33-Gerçekten güzel ve parlak bir düzen
Düzenledin bizler için doğrusu sen!

34-Biz gafiller, tenbeller, günahkârlar,
Kötülük isteyen nefsimizle kayıtlıyız.

35-Gönlümüzde taşımıyoruz senin fikrini ve de zikrini,
Dilimizle de ödemiyoruz senin hamdini ve de şükrünü.

36-Hani, gönülden anmıyorsa eğer seni,
Allah'ım ona şükredici bir dil ver!

 

Yılmaz Güney ve Umut
 

...”Çoğu zaman sokaktan hızla geçerken farkedemediğimiz şeyler vardır, ben durup baktım ve onları anlattım” diyordu...

 

antiemperyalizm.org

10.09.2006


Devrim Sineması deyince Türkiye Sineması’nda Yılmaz Güney geliyor aklımıza... ”Devrimci sinema yol gösteren değil düşünmeye sevkeden filmlerdir” demişti Güney. O bir Efsaneydi sinemamız için . O’nun ”Umut” filminden de sözetmek gerek.


”Güzel adam, bizim toplumun adamı değildir, ağam... Amerikan sinemasının adamıdır” diyordu Yılmaz Güney. Sinemamızının ”Çirkin Kral”ının adı sansürle, yasakla, mahpusla, kelepçeyle anılmıştı hep. Fırtınalı yaşamın kollarında oradan oraya savrulurken yazdı, yönetti, üretti Yılmaz Güney. ”Hep halkımın karakterini oynadım” diyordu.

”İlk oynadığım filmlerde yarattığım tip aşağı yukarı ezilmiş bir adamdır,dürüst bir kişiliği canlandırdım, bunu düpedüz yaşamın getirdiği deneylerden çıkardım” diyordu.


Umut filmiyle birlikte devrimci kişiliğinden sözetmek gerek Yılmaz Güney’in...


Hem bir yönetmen hem bir oyuncu olarak zor hayatların insanıydı Yılmaz Güney.


O, Orhan Kemal’lerin, Yaşar Kemal’lerin havasını solumuş, hem yalnızlığın hem de ekmek kavgasıyla çıkar kavgasının kol kola gezdiği bir dünyanın insanıydı. Daima haksızlığa karşı koyan cesareti, esmer, kavruk yüzünden eksik etmediği gülüşü ile sinemada ismi hep öne yazılmıştı. Hem de istemediği halde...


Çünkü hayatın kendisiydi Yılmaz Güney, hep kendisiydi, insanı oynuyordu. ”Çoğu zaman sokaktan hızla geçerken farkedemediğimiz şeyler vardır, ben durup baktım ve onları anlattım” diyordu. Halk tarafından sevilmesinin nedeni de buydu Yılmaz Güney’in. Sadece ülkesinde değil dışarıda da kısa sayılabilecek yaşamında sinemaya hem kendi yaşamını hem de gözlemlediği insanların yaşamlarını taşıyarak adından sözettirmeyi başarabilmişti.


Umudunu bir milli piyango biletine, defineye bağlayan faytoncu Cabbarların, polisin emrinde çalışan kabadayı Tilki Selimlerin, kurbanlık katillerin, sevdiği kızı hain bir tuzakta kendi elleriyle öldüren sonra da kan kusan Seyyit Hanların ülkesinde, bu acılı insanların yaşamını başarıyla anlatmıştı.


Umut, Acı, Ağıt, Arkadaş, Seyyit Han gibi filmler, bugün bile sadece Türkiye seyircisi için değil dünya seyircisi için de ilginç değerler taşıyor.


”Devrimci Sinema” ”Umut”ları geliştirerek yaratılacaktır.


Umut, sorgulayan, eleştiren, yeniden üreten, çözüm yollarının ipuçlarını taşıyan, yarınlarımızı anlatan devrimci sinemanın başyapıtıydı. 70’li yılların toplumsal gelişimi içinde, Yeşilçam’ın geleneksel yapısını aşmaya yönelmiş, yani fakir kız-zengin erkek ya da tam tersi bir vuruşta beş on kişiyi yere seren başrol oyuncularının revaçta olduğu filmlerin aksine, ülkemizdeki sınıflar mücadelesinde geleceğe yönelik geleneklerin yaratıldığı, toplumsal muhalefetin yoğunlaştığı bir ortamın ürünü olmuştu. Büyük bir bölümü Yılmaz Güney’in kendi öz yaşam öyküsünü anlatıyordu. Özellikle kendi çocukluğu, ilk gençlik yılları ile ailesinin ve çevresinin yaşamından edindiği gözlemlere dayanıyordu.


Umut’ta kalabalık ailesini geçindirmek için iskeleti çıkmış atıyla didinen faytoncu Cabbar’ın tek geçim aracını yitirmesiyle umudunu bir defineye bağlayışı ve büyük bir hayal kırıklığı içinde umudun büyük bir umutsuzluğa dönüşü anlatılıyordu. Umutları hiçbir zaman gerçekleşmeyecek düşlere bağlattırılanların öyküsüydü Umut. Ve Yılmaz Güney’in yıllar yılı yaşadığı, denediği, sabırla yüreğinde taşıdığı gözlemleri, gerçeğin kendiliğinden taşıdığı güç ve güzellikleriyle, başka bir katkıya gerek kalmadan gerçek değerini bulmuştu Umutta... İnsan onuruna olabildiğine aykırı, kopkoyu bir yoksulluğun içine itilmiş insanların gerçekleşemeyecek bir umuda, bundan da umutsuzluğa ve giderek doğaüstü güçlere yönelmelerini ve bir kısır döngüye kapılmalarını anlatan Umut sinemamızın o güne dek gerçekçilik yolunda ulaşabildiği son noktayı belirleyen bir yapıt olmuştu.


Filmin gerçekleştirildiği koşullara bakıldığında, Yeşilçam geleneksel kalıplarını kıran Umut cesur bir çıkıştı. Verdiği mesaj net ve yalındı. Yılmaz Güney bu yalın öyküyü , buna çok uygun düşen yalın, abartısız bir dille ama görüntülerinin güzelliğine titizlik göstererek perdeye yansıtmıştı. Toplumsal sorunlara duyarlı, düşündüren, sorgulayan, kısaca yaşayan sinemanın ilk örneğini verdi ülkemizde Umut. Konu ve içerik ticari kaygılardan kurtulmuş, topluma yöneliyordu ilk kez. Bu yüzden yaratılan devrimci sinema üzerinde düşünülecek önemli bir basamaktı.


Umuttan sonra da pek çok film çekildi, öncesinde olduğu gibi... Kimileri ciddi çabaların ürünüydü, kimileri ise toplumculuk adına duyguları sömüren devrimci değerleri yozlaştırarak dejenere etme suçuna ortak olmuşlardı. Yine ”Arkadaş” filmi de sınıf gerçeğinin belirlediği toplumsal ilişkileri derinlemesine inceleyen yürekli bir adım olmuştur. Ancak Güney’den sonra toplumsal sorunlara, yaşananlara , sınıflar mücadelesine yaklaşımlar, eleştirel bakışlar, sadece rastlanabilen kareler olurken, yaşanan sorunların çözümüne ilişkin ipuçlarını veren filmler sinemamızın başat eksikliği olma özelliğini korudu.


Sanatın diğer bazı dallarında gösterilebilen bu dönüşüm sinemada ise aksayan bir yan olarak kalmıştı. Bunda sinema tekniğinin özgünlüğü yanında konuyla ilgili birikim ve deneyim eksikliğinin olduğu yadsınamaz. Bu açıdan ”Umut” çevrildiği koşullar gözönüne alınarak değerlendirilmeli ve toplumsal sorunların çözümü doğrultusunda düşündüren, öneren devrimci sinemayı bir çizgi haline getirme yükünü omuzlamamız gerektiği de unutulmamalıdır.