Kuşca Kasabası Tanıtımı
Kasabanın kurulması 19.yüzyılın ikinci yarısına
rastlar. Bundan önceki tarihlerde burası boş araziden ibaret
olup Kelhasan köyüne ait bir yayla imiş. Daha önce Rişvan
aşireti adı altında doğudan gelip Yeniceobaya yerleşmiş
olan Kuşçalılarda bu tarihte oba reisleri arasında büyük
sürtüşmeler başlamış. Bu sürtüşmeler uzun süre devam etmiş
ve o devrin valisine intikal etmiştir. Vali de bu
sürtüşmeleri çözmek için Espikeşan (Cihanbeyli) kaymakamını
(Serdaroğlu) görevlendirmiştir. Olay yerine gelen kaymakam
Kuşcalılara bugünkü Böğrüdelik köyünü, beğenmedikleri
takdirde Zebir yöresini önermiş. Bu öneri Rişvan aşiretince
Yeniceobadan uzak kalırız diye kabul edilmemiş. Bunun
üzerine kaymakam bugünkü toprakların hazine malı olduğunu ve
açık arttırma ile ihale usulüyle satılacağını belirtmiştir.
Yapılan ihale sonunda Kelhasanlılar en fazla 200 altın
verebileceklerini belirtmişler. Kuşcalılar ise 100 deve (500
altın) vereceklerini belirtince komisyon satışı Kuşcalılara
yapmış. İşte o günden sonra Kuşça yayla olmaktan çıkarak
yerleşim birimi olmuştur. Yeniceobadan gelen haneler yavaş
yavaş buraya yerleşmişler. İlk yıllarda adı yeniyapan olmuş.
Daha sonra köyde hacca gidip hacı olanların sayısı artınca
köyün ismi Hacılar Köyü olmuş. Sonra Kuşça adını almıştır.
Kasabanın ilçe merkezine uzaklığı 42km. olup, nüfusu
2321dir. Belediye başkanlığı görevi Mahmut Sarı tarafından
yürütülmektedir.
ARA AĞIZDAKİ SULAR :
Burası Kuşça Kasabasında ünlü bir yerdir. Ünlülüğü
şuradan kaynaklanmaktadır; Göçmen olan bir grup insan, Ara
ağıza gelip, çadırlarını kurarlar. Bu grup arasındaki bir
anne ile kızın birbirlerine olan sevgi ve bağlılıkları o
kadar büyüktür ki, gören ikisinin aşık olduğunu zannederdi.
Bir gün oradan bir grup atlı geçerken, atlılardan birinin
gönlü bu kıza düşer ve bir aşk doğar. Kız da, erkek de
birbirlerini seviyorlardır ve adetlere uygun olarak
evleneceklerdir. Evlenecek olan kız, annesinden ayrılacağını
aklının ucundan bile geçirmemektedir. Ancak erkek bu
karardadır, evlendikten sonra karısını kendi ailesinin
yanına götürecektir.
En sonda evlenme gerçekleşir. Erkek kararını kıza
açıklar. Kız deliye döner, asla böyle bir şeyin
olamayacağını ağlayarak söyler. Erkek hala kendi fikrindedir,
ancak onlara düşünmeleri için son bir gece verir. Ertesi gün
kız annesinden zorla ayrılmış olacaktır. Son gece ikisi de
birbirlerine sıkı-sıkı sarılırlar, sabaha kadar ağlarlar.
Ayrılmaktansa, ölmeye seve seve gidebilirlerdi. Onlar için
ayrılmak ölmekti. Onlar da bunu dilediler; ayrılmaktansa
ölmek.
Sabahın ilk ışıkları belirince erkek gelir, kızı
zorla annesinden ayırır, atına bindirir. Ara ağız anne ile
kızın haykırışlarıyla inler. At dört nala gitmektedir ki,
kıza inanılmaz bir güç gelir, attan düşer, hızla annesine
doğru koşmaya başlar. Arada az bir mesafe kalmışken, anne
ile kız oldukları yerde birer taşa dönüşürler. Kader işte,
anne ile kızı ne birleştirmiştir, ne de ayırmıştır. O gün bu
gündür de, bu iki taş durmadan hep ağlamıştır.
İşte böyledir Ara ağızdaki suların hikayesi. Zamanla
iki taş toprağa gömülüp kalmışsa da, sızan gözyaşları
onların aşkını hep canlı tutmuştur. Denildiğine göre, bu
gözyaşları şifalıymış. Tabii bilinmez. Ama gene de büyük
küçük herkes her yıl bu anne ile kızı ziyaret eder, şifalı
denen sularından içer. Ayrıca yakınlarında bulunan büyük bir
çalılık da, dilek çalığına dönüştürülmüştür. Şimdilerde
yakınlarında güzel kokulu sarı çiçekler ve değişik türde
bitkiler ile dağ tavşanlarının olduğu, küçük fakat güzel bir
dinlenme ve sessizliği dinleme yeridir.