Dağda bir gerilla vuruldu, evde bir çiçek soldu

02 Ekim 2006

Yeni Özgür Politika - Ozan, Türk kökenli ailenin tek çocuğuydu. Kürtlerin hakları için dağa çıktı. Dağa çıktıktan sonra annesi, evde çiçek yetiştirmeye başladı. Adını da Ozan koydu.
- Anne, Ozan’ın evdeki yokluğunu çiçeğin varlığı ile doldurmaya çalışacaktı. Her gün bir anne şefkatiyle okşadığı çiçeğe oğlunun adını fısıldadı.
- Güzel yaz günlerinin sonbahar hüznüne evrildiği bir gün çiçek sarardı, yaprakları kurumaya yüz tuttu. Çiçek anneye Ozan’ın ebediyete intikalini haber vermişti.


Tarih 12 Eylül 1980... Yer İstanbul... Ümraniye... 12 Eylül askeri darbesi ile birlikte sürek avı başlamıştı. Darbenin üzerinden henüz 6 gün geçmişti ki, Akyol Ailesi’nin Ümraniye’deki evlerinin kapısı gece yarısına doğru çalındı. Eve gelen davetsiz misafirler polisti. Sol örgüt üyesi olmak iddiasıyla aranan Mehmet Emin Akyol ve 3 aylık hamile eşi Reyhan Akyol, karakola götürüldü. Aynı gece Reyhan Hanım bırakılırken, Mehmet Emin Bey işkence tezgahına alındı. Ardından sevk edildiği Sıkıyönetim Mahkemesi’nde ağır hapis cezasına çarptırıldı.

Ozan öksüz doğdu

8 ay sonra Reyhan Akyol, nur topu gibi bir erkek çocuk dünyaya getirdi. Halası ‘Çocuğun ismi Ozan olsun’ teklifinde bulundu. İsmi, annesi de sevmişti. Bebeğe Ozan ismi verildi. Ozan dünyaya ‘öksüz’ gelmişti. Çünkü babası Mehmet Emin 8 aydır cezaevindeydi. Mehmet Emin’in cezaevinde oluşu, aileyi ekonomik açıdan çok zor duruma düşürmüştü. Akyol Ailesi için, zor ve sancılı günler başlamıştı. Reyhan hanım, çocuğunu ‘ele güne muhtaç etmemek’ için bir fabrikada iş buldu. Her sabah bebeğini kolu komşuya bırakarak işe gidiyordu; ama aklı hep bebeği Ozan’daydı. Akşam mesaisinin bitmesiyle birlikte eve koşuyor, hiç vakit kaybetmeden çocuğunu emziriyordu. Arkadaşlarım açken... Ozan, çocukluğunu doya doya yaşayamadı. Ezik bir çocukluk devresi geçirdi. 5 yaşına ayak bastıktan sonra babası cezaevinden çıktı. Aile, Ozan’ı Necati Bey İlköğretim Okulu’na yazdırdı. Henüz ilkokul ikinci sınıfta iken babası bir kez daha sol örgüt üyesi olmak iddiasıyla demir parmaklıkların arkasına konuldu. Babanın yeniden cezaevine girmesi Ozan üzerinde olumsuz etki bıraktı. İlk yıl derslerinde çok başarılı olan Ozan, o yıl artık derslere ilgi duymamaya başlamıştı. Henüz o yaşta dikkat çeken bir karakteri daha ortaya çıkmıştı. Bir gün yine okul için hazırlanırken annesine çantasına biraz daha fazla yiyecek koymasını rica etti. Nedenini soran Reyhan Hanım, çocuğundan aldığı yanıt karşısında gözyaşlarına boğuldu. Ozan, her gün okula götürdüğü çantasındaki yiyecekleri arkadaşları ile paylaşıyordu. Annesine ise, her akşam açıklamasını yapıyordu: Ben yiyorsam arkadaşlarım da yiyecek. Onlar aç dururken yiyecek boğazımdan gitmiyor...

Bir dediği iki olmadı

Yeni Özgür PolitikaOzan, henüz Ortaokul birinci sınıf öğrencisi iken, babası cezaevinden çıkmıştı. 4 yıl Bursa Cezaevi’nde PKK’li tutuklularla birlikte kalan baba Akyol, cezaevinde tanıdığı Kürt hareketine sempati ve ilgi duymaya başlamıştı. Babadaki bu tutum, çocuğunun gelecekteki tercihini de belirleyecekti. Baba Akyol, cezaevinden çıkar çıkmaz, hayata asılmıştı. Akyol Ailesi, kısa sürede ekonomik açıdan toparlandı. Mehmet Emin, kendisini biricik oğluna affettirmek için Ozan’ın bir dediğini iki etmedi.

Baba-oğul faaliyetlerde

Ozan, lisede yurtsever gençlik içinde faaliyet yürüttü, lise eğitimini tamamladıktan sonra da Kürt legal hareketinin en aktif çalışanlarından biri haline geldi. Kendisi Türk kökenli bir ailenin çocuğuydu ancak Kürtlerin dil ve kültürel hakları için en ön saflardaydı. Bazen gösterideydi, bazen korsan eylemlerdeydi, bazen de gençlik çalışmalarındaydı. Babası da oğlu ile birlikte sık sık HADEP ve DEHAP çalışmalarında boy gösteriyordu. HADEP ve DEHAP camiasında, Türk kökenli baba-oğulu tanımayan yok gibiydi.

Bir gün ölümümü duyarsın

Tarih yaprakları Nisan 2000’i gösterirken Ozan, bir grup arkadaşı ile birlikte gerilla olmak için dağa gitti. Dağa giderken de annesine endişelenmemesi için ‘Gemide çalışmaya gidiyorum’ dedi. Aradan tam bir ay geçmişti. Oğlundan hiç telefon alamayan anne, oğlu için endişelenmeye başlamıştı. Her gün eşine ‘Ozan mutlaka beni arardı. Yok yok, başına bir iş geldi’ demeye başladı. Bir gün, eşi Mehmet Emin’den gerçeği öğrendi. Oğlu artık gerillaydı. O an aklına, oğlunun daha önce söylediği ‘Bir gün çeker giderim. Ancak ölümümü duyarsın’ sözü geldi.

Hasret doktorluk etti

Ailenin tek çocuğu Ozan’ın dağa gitmesi, ailede her şeyi altüst etmişti. Ozan’ın yokluğu aileyi bir boşluğa itmişti. Reyhan Hanım için zor günler başlamış, yüreği tarifi imkansız endişelerle dolmuştu. Oğlu için gününü gecesine katıp çalışmış, daha iyi bir gelecek sahibi olsun diye çırpınmış durmuş, ancak uğruna her şeyini verdiği oğlu, tüm bunları bir kenara itmiş, hayatını hiçe saymış, dağa çıkmıştı. Annenin evlat hasreti dayanılır gibi değildi. Her gün oğlunun odasına giriyor, eşyalarını, elbiselerini gördükçe gözyaşı döküyordu. Evlat hasreti üzerinde öyle bir yük oluşturmuştu ki sonunda psikiyatrlık dahi olmuştu.

Çiçeğe Ozan ismini verdi

Reyhan Hanım, evlat hasreti ile yanıp tutuşurken, bir gün eve Parlak Hasan çiçeği fidesi aldı. Çiçeği saksıya dikerken ağzından gayri ihtiyari bir şekilde ‘Senin adın Ozan olsun’ sözcükleri döküldü. O an kararını vermişti. Ozan’ın evdeki yokluğunu çiçeğin varlığı ile doldurmaya çalışacaktı. O günden sonra bir bahçıvan titizliği ile çiçekle ilgilenmeye başladı. Her gün suyunu verdi, gündüzleri güneş alsın diye balkona çıkardı, kış aylarında üşüyüp solmasın diye de kaldığı odada her akşam soba yaktı. Öyle ki, odada sigara içilmesine dahi müsaade etmemişti. Artık saatlerinin büyük kısmı, çiçeğin önünde geçiyor, sanki Ozan karşısında imiş gibi çiçekle konuşuyordu. Kimi zaman ‘Aç mısın çocuğum’, kimi zaman ‘Sana ne alayım evladım’ diyerek bir anne şefkatiyle çiçeğin yapraklarını okşuyordu.

Ev telefonu acı acı çaldı

19 Mayıs 2005’te Akyol Ailesi’nin ev telefonu, acı acı çaldı. Ahizeyi kaldıran Reyhan Hanım, ‘Ben Ozan anne’ sesi ile bir anda neye uğradığını şaşırdı. Ses tanıdıktı, ama yine de içinden bir ses, ‘Bu bir şaka olabilir’ diyor, bu yüzden emin olmak istiyordu. ‘Eğer sen Ozansan, söyle bakim en çok hangi yemeği seviyorsun’ diye sordu. Sözünü bitirir bitirmez telefondaki ses, ‘Mantı’ diye yanıt verdi. Reyhan Hanım’ın ‘Oğlum’ diyerek attığı çığlık, sokağa kadar taşmış, sesi duyan komşuları eve akın etmişti. Anne telefonda oğluna yalvardı: ‘Artık gel, ne olursun!’ Ozan’dan hiç beklemediği yanıt aldı: ‘Hayır anne, gelmeyeceğim. Boşuna bekleme.’ Bu telefon görüşmesi Reyhan Hanım’ın oğlunun sesini duyduğu ilk ve son görüşme olacaktı.

Yoksa Ozan’ıma...

Güzel yaz günlerinin yavaş yavaş sonbahar hüznüne evrildiği günler başlamıştı. Bir gün, Reyhan Hanım yine her zaman ki gibi çiçeğini sevip okşarken çiçeğin sarardığını, yapraklarının da kurumaya yüz tuttuğunu gözlemledi. Hemen soluğu bir kat altında oturan yengesinde aldı. Durumu ona da anlattı. Yengesi ‘mevsimdendir’ yanıtını verdi. ‘Yok, yok’ dedi, ‘Yıllardır çiçeğimi besliyorum, hiç böyle olduğunu görmedim. İçime bir kuşku düştü. Acaba Ozanıma bir şey mi oldu?’ Çiçekteki anormal durum 3 gün daha sürdü. 4. günün akşamı evine bir grup kadın geldi. Gelenlerin içinde Barış Anneleri İnsiyatifi üyeleri de vardı. Heyet içindeki yaşlı anne, gözyaşları içinde acı haberi verdi. Reyhan Hanım’ın gözleri bir an çiçeğe kaydı. Yerinden kalkmak istedi. Ama vücudu kaskatı kesilmişti.

Gözlerini açtığında başında doktor vardı. Sakinleştirici iğnelerle ancak ayakta durabiliyordu. Oğlu 28 Ağustos günü Bingöl’ün Genç ilçesi kırsalında girdiği çatışmada ebediyete intikal etmişti. Artık gerisi derin bir sessizlikti. Gerisi, ağır çekim çalışan bir sinema filmi gibiydi... Hayat artık, anlamını yitirmiş derin bir boşluktu...

Kürtler için dağa çıktı

Reyhan Akyol, ziyaretçi akınına uğrayan evinde ailenin tek çocuğu Ozan Akyol’un yaşamını yitirmesinden sonra şunları söyledi: ‘Tek evladımdı. Onun için, geleceği için çalıştık mücadele verdik. Yoksulluktan ona çok iyi bir gelecek sağlayacak ekonomik duruma ulaşmıştık. İsteseydi tercihini iyi bir yaşamdan yana yapabilirdi. Ama Kürtlere yapılan haksızlığa dayanamadı. Onlar için dağa çıktı. Oğlum gittikten sonra çiçek yetiştirdim. Adını da Ozan koydum. Ozan’ın ölümü önce çiçeğe malum oldu, 3-4 gün peş peşe sararıp soldu. O an zaten içime bir his düştü. Sık sık ‘Yok yok, Ozan’a mutlaka bir şey oldu’ dedim. Çiçekler de canlı. Dili yok ama hisleri ve duyguları var. Herkes hayrandı çiçeğime. Şimdi dörtte biri ancak kaldı. Gün geçtikçe de sararıp soluyor, tıpkı Ozanım gibi.’

Bu savaş yeter artık

‘Oğlum dağa gittikten sonra her anneler günü benim için bir matemdi. Keşke yanımda olsa, şöyle sarsam kucaklasam, doya doya öpsem, öpsem, kokusunu içime çeksem diye düşünürdüm. Çok sevdiği mantıyı o gittikten sonra artık yapmama kararı aldık. Ne zaman bir düğün görsem hep ‘Bu sen de olabilirdin, sen de iyi bir gelecekten yana tercihini yapabilirdin’ diye düşünürdüm. Oğluma tercihlerinden dolayı saygı duyuyorum ama ölümünden büyük üzüntü duyuyorum. Şunu haykırmak istiyorum. Bu savaşa yeter artık. Artık ne asker ne de gerilla anneleri ağlasın. Barış gelsin istiyorum. Devlet masaya oturup bu işe bir nihayet versin. İnşallah oğlu için gözyaşı döken son anne ben olurum. Allah kimseye evlat acısı göstermesin. Biz yandık, bizden sonrakiler yanmasın.’

CENGİZ KAPMAZ