Tarihe Canlı Tanık (Yaprakbayırlı Fatma Daşıyıcı 78)
İşgalin 19'uncu gecesi

İÇİMİZDEN BİRİ / FATMA DAŞIYICI (78)

1915 yılında Haymana'nın Yaprakbayır köyünde doğar. Babasından ayrılan annesiyle birlikte yaşadıkları Bahçecik köyü, Yunanlılar tarafından işgal edilir. İşgalin sona erdiği günlerde annesini kaybeder ve teyzesinin evinde büyür. 13 yaşındayken babası ve üvey annesiyle birlikte yaşamaya başlar. Ailece önce Konya-Karaçayır'a ardından da Ankara'ya göç eder. Tek parti iktidarının hüküm sürdüğü yıllarda başkentteki varlıklı ailelerin yanında çalışır, çocuk bakıcılığı yapar. Hastane ve fabrikalarda işçi olarak çalışır. Çok partili dönemde Başbakanlık binasında odacılık yaparak hayatını kazanır. 1973'te emekliye ayrılır. İlk evliliğini 18 yaşındayken yapar. İlk eşi Seyfi beyin vefatını izleyen yıllarda Satılmış bey ile tanışır ve ikinci kez evlenir. Üç kızı olur. Okuma yazmayı katıldığı bir kursta öğrenen Fatma hanım halen Ankara'da yaşıyor.

Ankara inşaat halindeydi...

"Tahtakale varıdı, etfaiye meydanın bi tarafında. Davar kesme yeri yoğudu eskiden. Otobüs terminali var ya, işte orada incecik bi su akardı, davarları öyle açıkta keserlerdi. Oraya kelle paça toplamaya giderdik. Kasap diye bi şey yoktu... Tahtakale yandığında ben Yahudilerdeydim. Vadır vudur konuşuyolar Yahudiler. İçimde korku var, bu Yahudiler ayağa kalktı, bizi esiyolar diye. Herkes uyandı, sokaklar insanlar doldu. Yahudilerin Ulus'tan ta Samanpazarı'na kadar küçük küçük kulübeleri vardı, orası Balık Pazarı'ydı eskiden. Yahudiler hep yürüdü kalktı o gece, herkes dükkanına gitti... Çankaya diye bi şey yoğudu ki, bi sarı bina vardı, Hariciye Vekaleti vardı. Oraya arabalarla Atatürk gelirdi. Geldiğim zaman, Ankara inşaat halindeydi, gezme yeri yoğudu. Samanpazarı'na gider alışveriş yapardık. Bayağı açıktık, elbise giyinirdik... Bir arkadaşım vardı, kötü yola düştü. O zamanlar kötü yola düşenler fakirlikten düştü hep. O arkadaşımı Ulus'ta gördüm. Demek ki Bentderesi'nden geliyodu. Genelevlerdeymiş, ben bilmiyodum geneleve düştüğünü tabi. Görünce sarıldım, öptüm kucakladım. Çok severdim onu, dövüştük. Gelsin çalışsın istiyordum. Kötü yola düştüğünü istemiyordum. Artık alınyazısı demek ki, bir adamcağız böyle omzuma vurdu, 'Bırak' dedi, 'bırak sen git yoluna, o da yoluna' dedi."

"Hayal mayal kurmuyordum. Para kazanıyordum sadece ve babama veriyordum aldığımı da. Şunu alayım, bunu alayım diyordum, daha doğrusu köy aklıyla hareket ediyordum. Daha önce okumayı çok istiyordum, babam izin vermedi. 'Kızlar okumaz' derdi. Hatta bir ara kapı numaraları değişiyordu sokaklarda. Takıldık numaraları değiştiren adamların peşine, rakamları öyle öğrendik"

Temmuz 1921'de Yunan ordusu ileri yürüyüşe geçer. Sırasıyla Afyon, Kütahya, Eskişehir illeri tek tek düşer. Mustafa Kemal ordunun Sakarya Nehri'nin doğusuna çekilmesine karar verir ve çok geniş bir alan Yunan işgalinde kalır. "Yunan geldiğinde küçüğüdüm. Askerler silah çattı, bi baştan bi başa, korktum. O zaman köyde hiç erkek kalmamıştı, hepsi silah altındaydı." Haymana'nın Bahçecik köyünde annesi ve anneannesiyle yaşayan Fatma hanım henüz altı-yedi yaşındadır. Kumasıyla geçinemeyen annesi Gülizar hanım, babasından ayrılmıştır: "Topal bi adam vardı köyde. Bir gün köy meydanına geldi, 'Heey ümmeti Muhammed, başımıza daş düştü hepiniz toplanın' dedi. Çoluk çocuk hepimiz toplandık. 'Yunan askeri' diyo ki, 'yumurtayı, tavuğu paramızlan alıcaz, evlerinizden çıkmayın, yalınız yarın saat dörtte geleceğiz, bi beyaz bayrak çekin, ikişer ikişer dizilin, teslim olun'. Dizildik, davuluyla zurnasıylan, papazıylan geldiler, oynıya oynıya, biz de teslim olduk. Türk askerleri Yunanlılarla bizim köyün dibindeki Türbetepe'de çarpışıyolardı. İşgalde harmanlarımız kimisi savrulmuş, kimi savrulmamış. Gelen didikliyo, giden didikliyor. Yunanlılar hiç rahatlık vermiyolar, öldürüyolar, kesiyolar, asıyolardı. Bir gün evimize zebellah gibi bir Yunan asker girdi. Şöyle tuttu anamı, annem de ya Allah dedi, bi tane vurdu, fırladı asker. Sokak kapısında ama ben avazım çıktığı kadar, saçımı başımı yoluyorum, bağırıyorum, ağlıyorum. Kimse kimseyi kurtaramıyo ki, herkes kadın. Annem dışarıya çıkacağı zaman eteğinden tuttu, ya Allah dedi bi daha indirdi annem, askerin silahı da yoğudu. Asker gine düştü yere, çok babayiğit bi kadındı annem, dışarıya çıktı. Kapıdaki asker annemi görünce hazıra durdu, askerin havacı elbisesi vardı sırtında. İyicene baktım, bizim evden çıkanı çağırdı, tüfeğin dipçiğinlen, ensesine ensesine indirdi, önüne kattı götürdü. Bir şeyler konuştular, ben o zaman Kürtçe biliyom, Türkçe bilmiyorum. Köyümüz de Kürt köyüydü. Anneme sordum ne diyo diye. 'Hiçbi kimse ırza girmiycek, karşı karşıya harbedecek' demiş. Genç kadınlar toprağı yüzüne sürüyo, yüzü çirkin olsun diye, toprağı alıyo kafasına döküyordu. Ondan sonra dört asker geldi bizim dama gine, onlar da un ve yağlarımızı döktüler. İçine toprak kattılar, yemesinler diye. Annemin sandığında eski madalyalar vardı, onları aldılar." İşgalin 19'uncu gecesi Fatma hanım ve annesinin de içinde olduğu bir grup köylü Bahçecik'i terk etmeye karar verir: "Ay mehtabında epeyce yürüdük, şafak attı, bir dereye geldik. Derede bi babayiğit asker yatıyo böyle, kanlar akıyor. Gavur mu Müslüman mı? Annem gitti yanına, sünnetli, Müslüman askeri dedi sonra. Yokuşumsu bi yere gittik, bi köy vardı orda. Bize yiyecek getirdiler. Orada ne kadar durduk bilmiyorum. Davullar çalınıyo, tellallar bağırıyo, 'herkes köyüne' diye. Köyümüze döndük. Yere yattık, üç kere öptük toprağımızı, sevindik tabi. Geldik ki evler darmandağınık, unlar yerlerde toprağa karışmış. Bi bayrak varıdı duvarda, süngüyle kazmışlardı." Ağustos ayında Yunan ordusu Sakarya Nehri'ni geçerek ileri yürüyüşüne devam eder. 23 Ağustos'ta başlayan savaş 22 gün 22 gece sürer. 10 Eylül 1921'de Yunan ordusu yenilgiyi kabul ederek Sakarya Nehri'nin batısına Eskişehir-Afyon hattına çekilir. "Yaşlı bi kadın bağırdı, 'ey ümmeti Muhammed' dedi, 'çıkalım dışarıya, hadi bi dua edelim' dedi. Hepimiz bi arada 'Allah Allah' dedik. 'Gavur evine gitsin, denize dökülsün, arkasına dönsün, göle dökülsün' dedik, dua ettik. Sonra hepsi Akdeniz'e döküldü. O zamanlar Atatürk gelecek bi şayia oldu ama gelmedi. Nur içinde yatsın. Ondan sonra köyde herkes Kemal koydu çocukların adını."

Gençlik Parkı'nda yattık
"Yunan işgalinden sonra annem hastalandı. Kadınlar yıkadılar, kefen de yok, çarşafı söktüler, kefen yaptılar, Yunandan çıkmışık yok bi şey. Köy köy gezdiler, bi tane hoca bulamadılar ki, gittiler babamı çağırdılar. Babam hem ağladı hem de annemin namazını kıldı. Babamla gitmek istemedim, teyzemde kaldım. 13 yaşıma gelince teyzemin yanından beni aldı babam. Yine kıtlık var. Başkalarının ekinlerini biçiyorduk. Ekinleri bi dolu vurdu, biz gine aç kaldık. Buydeylen arpayı karıştırıp yiyorduk. Tele derdik, tele karnımız aç derdik, üvey annemize. Bi tane eşeğin üstüne iki yorgan örttüler, kapıyı kitledik, Konya Karaçayır'a gittik. Üvey annem hamileydi." Fatma hanım burada bir süre okula devam eder. "Teneffüse çıkmışık, çimenin üstüne otururkene, yanıma bi kız geldi, 'Nerelisiniz?' dedi, 'Haymanalıyız' dedim. 'Kimlen geldin?' dedi. 'Babamlan geldim.' 'Annen yok mu?' dedi, 'Yok' dedim. 'Ah, ah anne ölünce baba sarığı kaba' dedi, 'kardaş kara daş, bacı soğandan acı, analık, yamalık' dedi. Ben ona sormadım senin annen baban var mı diye. Neyse, kaldık orada sonra yine köye döndük. Gine tat yok köyde, ekiler bitmiyo, Allah'ın hikmeti dolu veriyor. Bu sefer Ankara'ya göç ettik. Daha önce bizim köyde bir adam dilenmeye geliyordu, ilk ondan Engürü ismini duymuştum. Ankara'ya ilk gelmişik, babamla ikimiz Gençlik Parkı'nda yattık. Beni kucağına aldı, paltosunu örttü üstümüze, sabaha kadar yattık. Evimiz yok, barkımız yok, tabi. Sonra Aşağıeğlence'de bir bostan kulübesinde kaldık. Sarıkışla derlerdi, kışla vardı orada... Sabah erkenden kışlaya gidip kışlanın küllerinin içinde kömür ayıklıyolar, onları satarak geçiniyorlardı. Tenekesini 25 kuruşa veriyolardı. Kömür çok kıymetliydi. Biz de çalışmak üzere Abidin Paşa Köşkü'ne girdik. Orada bana rahat vermediler. Kalktık geldik, Sarıkuyu'da bir gecekondu yaptık, orada kaldık. O aralar nüfüs kağıtsız falan fabrikada çalıştım."

Ayda altı lira çok para
"Allah razı olsun, Rıza amca diye biri vardı. 'Kızım' dedi, 'bunların içinde n'apıcan üvey annenle, gel seni bi yere veriyim' dedi. Beni ordan kurtardı, geldik, Yahudi kadın var, Madam Virgini diyolar, onun çocuğuna bakmaya başladım. Önce benim başımı bi yıkadı, elbise giydirdi. Bana iş öğretti, anne gibi. Beraber hamama giderdik, hamam bohçası nasıl düzülür onu öğretti. Epeyce kaldım orada. Aydan aya babam geliyo, parayı alıyo gidiyordu. Orada yatıyorum. Ev Yahudi mahallesindeydi, Şengül Hamamı'ndan merdivenle iniyorsun orası bütün Yahudi mahallesiydi. Madamın eşinin dükkanı vardı, çok çalışan insanlardı. Hepsi Filistin'e gittiler daha sonra. Sucu bir kadın beni kandırdı, ayrıldım madamın yanından, başka bir eve geçtim. Çocuk bakarken evin beyi bana sataştı, kaçtım oradan. Korkuyordum, gayri genç kız olmuşum, balık etindeyim. Başbakanlık Basımevi'nde çalışan Baha beyin evinde işe girdim. Ayda 6 lira veriyolardı. Çok güzel bi para. Harca harca bitmiyo. Babam alıyordu parayı yine. Babama da iş buldum. Ayrıldım o evden de, mühendis Ziya beyin evine girdim." Fatma hanım daha sonra Zeki beylerle birlikte İstanbul'a gider, altı ay kadar. Ancak ailesini özler ve başkente döner. "Geldim ki ne ana var, ne baba var, ne kardeş var, gecekondu da yıkılmış bitmiş, kimse yok. Elimde bi bavul, düşündüm nereye gideyim, kimsem yok. Babamın arkadaşlarının yanına gittim. O zamanlar mebuslar lüküs hayat yaşıyorlardı, Halk Parti zamanında. Arkadaşlarım hep mebusların yanında çalışıyorlardı. Ben de Halk Partisi mebusu, cilt doktoru Mahzar beyin evinde çalışmaya başladım. Onlarda çalışırkene, bana bi kısmet çıktı."