|
Tezek Kokusu
Yazarımız Haymana Köylerinde Başından Gecen
Olaylari tatli Bir usalubla anlatmakdadir
Ön Bilgi;
Tezek kokusu adını verdiğim bu kitap ne bir
roman ve nede bir hikayedir. 1935 - 1940
yılları arasında sağlık işlerinde çalıştığını
zamana aiı hâtıralarımdan meydana gelmiştir.Ne
kimseyi yiğirdim ve ne de bir kimsenin methini
ettim. Bunlardan tamamen çekinilerek
yazılmıştır. Bu yalnız köyün hikayesidir.
İçinde yaşadıklarımın ve gördüklerimin
naklinden ibarettir.
Bazı köylerden bahsederken kişi isimlerinde
değişiklik olmuştur. Köy ve köylü deyince:onun
gizliliklerinin içine bir parçacık girdiniz
mi? Nice nice gerçekler var yazılacak.Benim
yazdıklarım, HAYMANA yaylasına ait küçük
bir hatıracıktır.
Adem GÜRDERE
TEZEK KOKUSU
Geniş
ve uzun bir vadi. gözünün " alabil-diği
yerler yemyeşildi. Vadinin üstü koskoca
Mangaldağ. Yan yüksekliğinden doruğuna kadar
sis ve duman, dağsn doruğunu görebilmek mümkün
değildi dumandan,
Bu dağın küçük bir girintisine sıkışmış köycük
15-20 hane barındırıyordu. Dağın dumankınyla
tam iezat mazgal deliği gibi kovuklardan
ince-ince tütsü gibi dumanlar çıkıyordu.
Havada hiç esinti de yoktu. Köye geldiğimiz
zaman Mehmet Ağanın evinin yanında bulunan koy
odasına gelmiştik. Kapı pencere sıkı-sıkıya
kapalıydı. İçerideki acı tezek kokusu labiri
caizse burnumuzun direğini kırarcasma içine
doluverdi. Düz vadinin yüzünde tabiatın
özenerek bezediği kır çiçeklerinin
buram-buraın hoş kokularının içinden çıkıp,
acı tezek kokusu, dayanılacak şey değildi.
Ev sahibi: Efendi tezek yakmazsak sinekler yer
bizi burada, köye gelirken görmüşsünüzdür.
Mangaldağmdan çıkan ufak-ufak sular birikerek
küçük bir çay oluyor, gerçi mallarımıza
yarıyor ama, sivri sineklerde canımıza okuyor
doğrusu.
O geceyi Kirazoğlu köyünde geçirdik,
köylülerden hatırı sayılır üç-beş köylüde
yanımıza gelmişti. Kör petrol lambasının isli
camından sızan ışık bir birimiz: görmemize
yetmiyordu. Esasen oda kara sıvaydı bina
yapılırken vurulan çamurla yelinilmiş, toprak
yığını içerisinde gibiydik.Sabahın erken
saatında ev sahibi odaya geldi. Elinde kahve
cezvesi vesaire. Yemek ltı kahveyi içtik,
hayli dert döktük birbirimize; üstü başı
perişan 35-40 yaşlarında telaşlı bir adam
içeri girdi. Ağa... Atların kulakları
kesilmiş deyince hemen fırladılar dışarı,
bende peşlerinden koştum. Atların bulunduğu
ahıra girdik. Hayvanlar korkak korkak bize
bakıyor bizde içimiz sızlayarak onlara
bakıyorduk. Mehmet Ağa ellerini böğrüne
dayamış, ağlamsılı bir sesle; işte bizim
köylerimizin jW/diyordu. Odaya döndük adam
diz çökerek yere oturdu. Taylara çocuk gibi
baktım beylik atlarından Arap cinsi kendi
kısraklarımdan yetiştirdim. Konuşma sırasında
bu cinayeti kini işleyebilmiştir diye sordum.
Çekememezlik, bende yok, başkasında da
olmasını istemeyen birisinin işidir, diyerek
içini derin derin çekti.
Bey, hükümete gidip şikayet etsem bundan da
bir şey çıkmayacak. Üstelik düşmanlarımı
çoğaltacağım. Zaten köyümüz 15-20 hane kadar,
kimi gösterebilirim. Kulakları kesilen
allarımın yarında karınları yarslır, veyahut
ahırları yakılır. Gerçi gece bekçim var canıma
bir şey yapamazlar ama nede olsa huzurum kaçar,
diye acs acı içini döktü.
O sırada altmışın üstünde, yaşlı elinin
birisini Milli Mücadelede kaybetmiş, yüz
hatları çorak toprak yarıntıları gibi
derinleşmiş, elinde bir mektupla geldi. Evlat
kusura sayma, gücenmede şu mektubu okuyuver.
İki gün önce askerdeki oğlumdan geldi okutacak
kimseyi bulamadım. Bizimde alın yazımız buymuş
tüyerek kendi kendini teselli etti. Dert bir
değildi, canavarca hayvanların kulakları
kesilen köydeydik. Burada mektup okuyacak ve
yazacak tek bir kişi bulabilmek mümkün değildi.
Mektubu okudum, ihtiyarın sevinci sonsuzdu.
Kimbiiir cevap yazdırmak için o köye yazıp
okuyan bir kişiyi kaç gün bekleyecekti o baba.
İhtiyarın deyimiyle bu alın yazısı acaba ne
zamana kadar devam edecek; i? Her yanından
yaşlı gözlerden akan su misali doruğu dumandan
görükmeyen dağdan sızan sular düz ovaya
yaylıma bırakılan hayvanların sabahlan yarı
bellerine kadar çiğden ıslanıyordu.
Yaz günlerinin havasına, değme insan ömrüne
günler ilave edecek kadar güzel oluyordu
burası. Sonbahar yağmurları başladımı artık
kasabalarla irtibatları kesiliyordu bu
köylerin. Onların dertlerini dinlemekten
sağlık bahsinden hiç bahsetmemiştik.
Kulakları kesilen hayvanlara sahibi kadar
bende acıdım. Yalnız acımak değil içim
yanmıştı. Ama elimizden ne gelirdi? O köyde
gördüğüm kadınların hiç birisi Türkçe
bilmiyordu. Yalnız Kürtçe konuşuyorlardı.
O günü Kirazoğlu
Köyünden öğle üzeri ayrıldım. Hemen benim
yaşıtım olan emektar kısrağıma bindiğim gibi o
civan aksn Bağçecik Köyünün yolunu tuttum.
Geçtiğim düz ovada galagan (eşek) likenlerinin
gölgelerinden fırlayan üveykierin kanat
Şapırtısına kır atın lıiçde aldırdığı yoktu.
Köylerin aralan pek de yakın sayılamazdı.
Geçtiğim bakir toprakların içinde yaban otlan
ve kır çiçekleri içimi biraz olsun açmıştı.
Uzanan koskoca vadide yapayalnız, ne gelene
rastladık ne de gidene rastlamadık. Benini
gibi gelip geçenlerin atlarının pislerini eşen
bazı kuşlar at boyunca yükselmiş galagan
dikenlerinin altına sinip kalırlardı.
Bağçecik
Köyüne geldiğim zaman bekçi beni ta uzaktan
görmüş olacak ki köye girerken karşıladı.
Doğruca muhtarın evine götürdü. Benini emektar
hayvanı ahıra yerleştirdikten sonra yanıma
geldi. Kim olduğumu ilk iş olarak sormak oldu.
Sağlık memuru olduğumu söyledim ve köyde hasta
bulunup bulunmadığım sordum.
Kendisine mahsus şivesiyle; bir aman çekti...
hasta bulunsa sanki ne yapacaksınız? Burada
ilaç vermezsiniz, kasabaya gitsek yüzümüze
bakmazsınız... Yazık kır kısrağı buraya kadar
yormuşsunuz. Bizde aldanmakla kalırız. Diye
yan şaka yarı gerçek iyice haşladı beni. Kır
kısrağa verdiği ehemmiyeti bana vermediğini
görünce: çok şakacısın bekçi dayı diye
kendisine takıldım. Bey sen köyümüze ilk
geliyorsun, eski memurlar beni îanır, hayli
eski bekçiyim. Benim söylediklerime sakın
gönül koyma. Memurlar bizi her zaman
aldatırlar, ölen ölür kalan kalır. Şimdiye
kadar hiç birisinden fayda da görmedik. Ondan
söyledim sakın sen yine darılma, diye
memurların yalancılığını yüzüme tokat gibi
çarptı.
Üzülmemek elde değildi. Demek ki devlet
hesabına iş görmek için giden memurlar yalan
söyleyerek zavallı köylülere itimat telkin
edemiyorlardı. Bende yapamayacağım bir şeyi
yaparım dersem evveî gelen memurlar gibi benim
de ardımdan aynı şey söylenecekti.
Bekçi ile çarçabuk ahbap olduk. Okuyup yazması
yoktu ama uzun senelerin bekçilik tecrübesi
ona hayli şey öğrelmiş. Biraz sonra muhtarın
nerede olduğunu sordum. Bekçinin yüzü birden
ekşidi. Yeni bir karakol komandam gelmiş
nahiyeye onu görmeye gitti. Birazda bir şeyler
götürdü akşamdan evvel gelir deyince:
Anlamazdan gelerek nedir o, ben anlayamadım,
demem üzerine ; aman doktor sen bu işlerde
galiba çok acemisin. Ama ileride öğrenirsin.
Gerçi size pek iş düşmez ya, yanlış meslek
seçmişsin. Bir jandarma onbaşıss olsaydın o
sana yeterdi. Bizim nahiyeye gelen her karakol
komutanı dünyalığını toplar buradan öyle gider
memleketine. Bizim muhtar hem hoş geldine
gitti lıemde bir duvar halısı, biraz da
yiyecek vesaire götürdü. İsterse götürmesin.
Eline bir defa düştümü vay haline.
Bırakın böyle şeyleri bunlar saçmahk-tır. Siz
uyduruyorsunuz olmaz hem de olmaz deyince: Sen
çok gençsin, çocuklara aşı yapmak, biraz
iğne-miğne, kinin vermeyi bir de laf olsun
diye kenef çukurlarını kazıyın dersin.
Bildiğinizde bu değii mi? Hey yavrum hey...
Sen köylülere kenef çukurlar! kazdırmana bak.
anlaşıldı nene lazım senin. İleride sende
öğrenirsin diye benimle iyice alay etmişti
adam.
Bir bekçinin bu lalları genç dimağıma yumrukla
vurulur gibi sarsıldım. O geceyi de Bağçecik
Köyünde geçirdim. Binbi emekle meydana
getirilen yüzlerce fidanı, o gece namert bir
elin tuttuğu balla ile yüzlerce fidan kesilmiş
olduğunu gördüm.
Kirazoğlu
Köyünde atların kulaklarının acısı içimden
daha çıkmadan bu gibi bahçe katliamına şahit
olmam cidden acıydı. Bundan daha da acı olanı
bu denli insanların demlerini dinletecek kapı
bulamamalarıydı. Hizmet edebilmek için geceli
gündüzlü, yağmurlu çamurlu günlerde durma
köy-köy dolaş hepsi nafileydi. Umutsuzluk
bütün benliğimi kapsayı verdi. Güzel yerine
vaktiyle oturmuş köye umutsuzlukla bakmaktan
başka elimizden ne gelirdi? Bazı yaşlılara
sordum, köyün kurulduğu tarihi bilen de yoktu.
Etrafında avlusu olmayan bakımsız bir camileri
vardı. Oilu bir de köy imamları vardı. Ama
yalnız vakit zamanlarında ezan okuyor.
Tembelliğinden caminin içini bile bekçiye
süpürtüyormuş, o köyde okuyup yazan yalnız
imamdı.
KÖPEK VE ÇOCUK
Bir gün Cihanşah Köyüne maliye tahsildarı
uğramış. Köyün çocuklarında çiçek olduğunu
görmüş, merkeze ihbar etmiş, oraya gönderdiler
beni. Görülmeye değer bir köy burası. Üç-beş
çocuksa çiçek vardı. Gezdiğim evlerin birinde
sekiz-on yaşlarında bir çocuğun yatakta
yatmakta olduğunu gördüm. Çiçek Ulan da
çıkarmış değildi neden yattığını sorduğumda:
Hiç hiç dediler. İçlerinden birisi Türkçe
biliyordu. Yarım Türkçesiylc ağaların köpeği
ısırdı, diyebildi. Kaldıracak oldum, çocuğun
kalkmasına imkan yoktu. Zavallı çocuğun kaba
etlerini koparmış çoban köpekleri. Ne doktora
götürmüşler ne de bir yere haber vermişler.
Hükümet duyarsa köpeklerin alınması
korkusundan sürü sahibi mani olmuş.
İlk iş olarak çocuğu doktora göndermek oldu.
Sürü sahipleri üç kardeşti, ufak yollu beni
teliciiı etmekıendc geri kalmadılar. Burası
köydür, her şeye hükümet adamının burnunu
sokması kendisi için iyi olmaz, deyiverdiler.
300-500 koyunu bu köpekler bekler, gözü kör
değildi ya. Davarların yanından geçmeseydi
diye kabahati çocuğa yüklediler. Burada her
köpek îssrans doktora haber verecek olursak
biz bu köyde yaşayamayız. Onun yarası 15-20
günde geçer gider. İşi gücü bırakıp 8-10
saatlik yere mi gideceğiz diye iyice
çıkıştıkları sırada: bereket ki muhtar
anlayışlı bir adamdı, aşiret lisanıyla bir
şeyler söyleyerek işi yatıştırdı. Yoksa dayak
yemek hiçtendi benim için.
Odaya çekildiğimiz zaman; doktor sen kusura
kalma, onlar biraz da sana kızmışlar. Her
gelen memur ağaların odasına gider, sen benim
evime geldiğin için karınları şişti. Gerçi ben
muhtarım ama onlar ne isterlerse ben onu
yaparım. Dediklerinden dışarı çıkarsam Saf
aramızda burada barınamam.
Güzel ama bu yavruya yazık değil mi? Köpek
yemiş bacaklarının yansım, deyince: aman bey
onların mallan ve köpekleri mühim, başkasının
çocukları gebermiş onların umurunda mı?
demişti. O civar köylerin mezarlıklarında hiç
birinde duvar yoktu. Sağlık bakanlığının sıkı
emirleri gereğince bunların etraflarının
çevrilmesini istiyorlardı. Bağlı bulunduğum
merkezde çalışkan bir doktor olan Ali Rıza
Bakay tüm ümitlerini bize bağlamış,
çalışmalarımızda daima öncü oluyordu. Ama
semeresiz bir çalışmaydı bu. Kimseye söz
geçiremezdik. Ceza yazmak gibi zecri bir
tedbirimiz de olamazdı. Çünkü muhtarlar
köylüyle bir olup bizler yapayalnız iş
göremezdik. 118 parça köyü oian Haymana
kazasının yalnız yedi köyünde okul vardı.
Askere gidenlerin bazıları yazıp okumayı
öğrenmişlerdi ama oda devede kulak bile
olamazd:. Sağhk işleri hakkında ne tembih
edersek edelim onların kendi bildiklerinden
şaştıkları yoktu. İlkokulu olan köyler her
bakımdan çok iyi idi. Bu gibi tembihlerin
karar defterlerine de yazdığımız olmuştu. Ama
kendimizi kandırmaktan başka bir işe yaradığı
yokiu.
ÇALİNAN MEZAR TAŞI Balçıkhisar
Düz bir vadinin yüzünde 5-6 zengini bulunan
yüz haneden hayli fazla bir aşiret köyü olan
Balçıkhisar Köyündeyiz. Mezarlıkları köyün
içerisinde, çocuklar mezarlığın içerisinde
oynarlar her vakit. Köyün küçük ve büyük baş
hayvanları mezarların üstünden gelip geçerler.
Bu gün gömülen cenazenin mezarı üç gün sonra
yerle bir olur. Nişan olarak konulan bir
taştan başka bir şey kalmaz orada. Köyde kimse
ölüsünün nerde yattığını bilmezdi.
Bu acıklı manzara her geçtiğim zaman beni çok
üzüyordu. Ne olursa olsun bu köyün
mezarlığının etrafına duvar çektirmek ilk işim
olacak diye işe başiadım. Köyün ileri
gelenleriyle anlaşmadan bu işin altından
çıkmakda mümkün değildi. Köyün dış tarafında
villa gibi bir evi bulunan ve İstanbul'a
tahsil görmüş Nuri Bey ismindeki zatın evinde
misafir kaldım. O da acı acı dert yandı,
mevsim de ilkbahardı. Onun evinde şehir ve
kasabalarda ne varsa hepsini bulmak mümkündü.
Kendisiyle anlaştık, her eve üçer beşer araba
taş getirtmeyi kararlaştırdık. Yalnız adam
bana şart koştu, en azından burada bir hafta
kalmamı istiyordu. Bu teklifi kabul ettim.
Çünkü benim için arampta bulunmaz bir fırsattı
bu. Her eve on araba taş getirmeyi köylüyede
kabul ettirdik. Hemen işe başlamıştık. Yüzelli
haneye yakın köy an gibi çalışıyordu. Köylünün
birisi kapı kadar büyüklükte bir taş
getirmişti. Kapının bir tarafına o taşın
yerleştirilmesini istedim. Nuri Bey illa
kıralım diye tutturdu. Kırmazsak bu taşı
çalarlar buradan, diyordu. Bende
kırılmamasında ısrar edince pekiyi demekle
yetindi. Mezarlıktan çalınacak taşa bir türlü
aklım yatmıyordu. Benim dediğim oldu büyük
taşı kapının kenarına diktik.
Aradan üç dört ay geçmişti, aynı köye yolum
uğradı. Doğruca mezarlığa giderek elimle
diktirdiğim kapı kadar taşın yerinde yeller
esmiş, yerine bir kaç moloz taş konmuş
olduğunu gördüm. Nuri Beyle ev ev dolaşıp
taşın kim tarafından çalındığını bulduk.
Birisinin ekin kuyusunun üzerinde kapak
yapılmış olduğunu gördük.
Köyünde hayaia gözlerini yuman Nuri Beyin
belkide mezarının nerede olduğunu bilen yoktur
şimdi. Bu taş çalma hikayesini köyün imamına
vaiz olarak günah olduğunu söylemesini rica
edecektik. Yanımıza çıkmadı, yakın köylerden
Baltalin Köyüne gittiğini söyletti. Sonradan
öğrendik ki meğerse hiç bir deviet memurunun
yanma çıkmazmış. Her devlet memuru onun
nazarında yalnız adı müslümanmış, o kadar.
Cumhuriyet devrinde bir gün olsun başına şapka
giymeyen bu hocayı bir maliye tahsildarı
inkılap aleyhtarı diye şikayette bulunduğundan,
oda sorgu sual karşısında kalmış olan bu zat
Arap hoca adıyla da maruftu. Kendisini
yetişmiş kişi olarak gösteriyordu. İki karısı
olan 80'lik adam karısının birisi o zaman
ancak 20-25 yaşlanndaydı. Bunları da yine aynı
köylüler anlatmıştı.
Kendi çıkarı için kimsenin gözünün açılmasını
istemiyor. Cami bakımsız, toz topraktan içine
girilecek gibi değildi. O civarda hayli şöhret
sahibiydi. Genç adamları tarikatına
kaydettirmiş, hepsine saka! bıraktınnıştı.
Okunması lazım olan şeylerin Arapça olmasını
her fırsatta telkin ettiğini öğrenmiştim.
Hatırı sayılır büyüklükte olan bu köyde okul
da yoktu. Başı ağrıyan, kamı burkulan, midesi
bozulan, romatizması olan Arap hocaya baş
vurup muska alıyordu. Bir gün Yenicik Köyüne
uğradım. Çocuğun birisi çiçek çıkarmıştı,
niçin doktora götürmediklerini sorduğumda:
Arap hocaya okuttuk, ondan bir fayda görmedik
ki, doktor ne yapacakmış ona, diye hastanın
babası çıkışırcasına cevap vermişti.
Okul girmeyen yere ne doktor, ne de sağlık
memurlarının hiç bir şey yapamayacaklarını
anlamıştım. Sümer ve Eîamların batıl
inanışları bu köylerde devam ediyordu.
Bu köyler bir vadinin yüzüne sıralanmış,
isimleri de zaten öz köyleriydi. Her köyde üç
beş ağa vardı. Köylüler çalışır onlar da rahat
rahat yaşıyorlardı. Bazılarının çocukları
Avrupada tahsildeydi. Kendi yerlerini tutacak
prensler yetiştiriyorlardı. Kendi çıkarlarının
dışında hiç bir şeyle ilgilendikleri yoktu.
Köye okul girecek diye adeta korkuyorlardı.
Kıştan köylüleri borçlandırıp, ilkbaharın
ellerinde bulunan koyunlarının yünlerini alıp,
çorapiık yün bile kalmıyordu köylülerin elinde.
Harman zamanı çıkan mahsûllerini ambarlarına
koymadan harman yerinden borçlarına karşılık
alınıyordu. Fiat zaten sorulmaz ağaya, ne
münasip görürse o oluyordu.
Bütün bir sene beklediüi mahsûl de bu şekilde
doğruca ağanın ambarına dökülüyordu. Ellerinde
kalan mahsûl yemeklik değil tohumluğa bile
yetmiyordu. Ağanın ambarları silolar gibi
tıklım-tıkhm dolmuş, devamlı müşteri-lerini
orada bekliyor. İster istemez ağanın kapısı
tekrar çalınacak, fiat hiç de miihimsenmiyor.
Harman yerinde (Beşe alınan onbeşe gerisi
geriye veriliyordu) gelde kalkındır bu köyü
bakalım?
Köye gelen devlet memurlarının Ağanın
tesirinde kalması onların cüretlerini büsbütün
artttnyordu. Fakir derdini dinletemiyor.
Dinleyen memur olursa ağa ne yapıp yapıp onu
oradan uzaklaştırma imkanı buluyordu.
Memleketine hizmet için yüreği çarpan
idealistler de böylece sindiriliyordu. Fakir
düz yolda şaşırmış ağalar arabalarını
dağlardan aşırıp gidiyordu.
BUMSUZKÖYÜ
O civar köyleri içinde Bumsuz köyü müstesna
bir mevki taşımakladır. Yüz haneden fazla
hayli kabarık nüfusu bulunan bu köye, gelen
her yabancı kendisini evinde hiseder. Sıcak
bir karşılanma görür. En çok güler yüzlü
insanları orada görmek mümkündü!-. Her evin
ayrı misafir odası bulunur, konuk seven
insanlardır. Orada döğüş, kavga, hatır yıkma
hiçte hoş karşılanmaz. Kürt töreleri burada
olduğu gibi muhafaza edilmekte. Faizle para
alıp vermek ayıp ve günahtır. Yardım
yapılacaksa komşuluk hatırı için yapılır.
Aralarında para alıp vermeler herhangi bir
senede dayanmaz. Gösterişten kaçınılır. Onlar
için mühim oian verilen söz senet yerine
geçerdi.
Bu köyün birde tarih kütüphanesi vardı. 45 -
50 yaşlarında bulunan, 190 kadar boyu bulunan,
dinç kır saçlı herhaliyle itimat telkin eden
bu zat o köyün yerlisi Halit beyden başkası
değildi. Bu Kütüphane köye yolu uğruyan Halit
beyi görmeden yapamazdı.
Din ve dinler tarihinden tutunda însan
oğullarına ait biHün safahatları siyasi
Sarihlere varınca zamanında sıkmadan ve
sıkılmadan ne güzel anlatırdı. Hemde rahat -
rahat... Kendi köyüne ait bilgisi de tamdı.
.160 -170 yıl kadar evvel Zile civarından
gelip oraya yerleşmişler, Zileye de kendi
köylerini kurmadan 15 - 16 yıl evv Gaziantep
civarlarından geldiklerini Rişvanh aşiretinden
Bumsuz beyin öncülüğünde oraya yerleştiklerini,
onlarıda Şevket Üaşa adında bir zat şimdiki
köylerine iskân ettiğini, Bumsuz beyin
mezarını da halen camilerinin yanında muhafaza
ettiklerini söyliyerek onun mezarını bile
göstermişti, insanları aydın olan bu köyde
okuyup yazmayan tek kişi yoktu. Basitte olsa
Cumuhuriyetle yaşıt bir de ilkokulları vardı.
Köyün şansı olsa gerek, enerjik, çalışkan
Erzurumlu Ceiâ! bey adında bir de öğretmenleri
vardı. Köylülerle kaynaşmış, dedikodudan uzak,
milli hikayeler, tarih, tarih konuları
kahramanlıklar, her fırsatta köylüye anlatılır,
köylüye iyiden iyiye nüfuz edilmiş, hamur gibi
istediği gibi onları yoğurmasını bilmişti. Ne
yazıkki genç yaşında verimli bir çağda
zatureden hayata gözlerini yumdu.Yeri nur
olsun. Köyü kurtaracak Celâller lazım bize...
Beraberce bir gün Sinaniı köyüne gitmiştik
Celâl beyle. Bizi götüren vasıtalarımızda
Bumsuz köyünden tedarik ettiğimiz iki eşekti.
O kahraman hayvanlar bizi rahatça
götürmüşlerdi oraya. Biz Sinanlı köyüne
yaklaştığımız zaman uğultu gibi ağlayanları
gördüm. Kalabalığın yanına vardığımızda genç
bir adamın öldüğünü öğrendik. Yıkamak için
dışarı çıkarmışlardı. Akraba ve hısımları
saçlarını yoluyordu. Hoca bir yandan cenazeyi
yıkıyor, diğer yandan da sevap olsun diye
herkes bir tas su ölünün üstüne atıyordu. Köy
imamı da bir Karadenizliydi, sorduğumuzda
buranın adeti böyledir. Herkes sevap almak
için cenazenin üzerine su atar. Biz alıştık
artık bunları hoş görmeye demişti. Daha fazla
kalmadan oradan ayrıldık, Bumsuz köyüne
cefakâr merkeplerimizle döndük.
KUTLUHAN
Bumsuz köyüne yakın meraları birbirine bitişik
Kutluhan köyiidc vardı. Bir dağın kuytu bir
yerine oturmuş olan bu, köye o, civarda itibar
eden yok gibiydi. Köyün doğu tarafı açıklık
zümrüt gibi yeşillikti. İyi bir yere
oturmuşlar vaktiyle. Arazilerinin içinde
Selçuklular devrinden kalma kervansaray
kalıntıları, eski Kutluhan Camisi, vardı,
içine girilmez yıkık bir bina. Civar
köylülerinin de bunlara itibar etmeyişleri,
biraz garip gibi geldi ama anladımki :bunlar(Aptal-
çingene) imişler. İbadete hiç yanaşmazlar.
Erkekli, kadınlı gezgincilikle vakit
geçirirler. Güzelim arazilerini işlemezler.
Dı-şarda kazandıkları paralarla topladıkları
şeylerle geçiniyorlardı.
Erkek, kadın, gençlerle davullu zurnalı halay
çeker erkekleri kıyasıya şarap içerlerdi. Ev
saçaklarına asılı bir çok demetler halinde.
Kurutulmuş otlan yemek tenceresinde kaynatıp
çay gibi içine şeker koyup bardak bardak
içtiklerini görmüştüm. Muhtar Ali Ağaya
sorduğumda ; yerli çay bir bardak ta sen iç
sizin çaylarınızdan üstündür, diye hayli met
etti. İçsem mi içmesem mi diye hayli düşündüm.
Nihayet bir bardakta içtim, çok nefisti köyün
merası olan kırlar ve bayırlarda bu otlardan
bol-bol yetiştiğini öğrendim. O, günü davul
zuma dinledik. Alay çekmelerini de seyrettim.
Kır otundan yapılmış çaylarını da içtik. Diğer
yandan kamımda iyiden iyiye acıkmıştı. Vakitte
öğleyi bulmuştu. Bu köylüler çok misafirperver
insanlardı. Misafirlerine yemek yedirmek için
can atıyorlardı. Gel-gelelim bizim Bumsuz
Köylü ahpabım Halit Beye. Bu köy hakkında çok
enteresan hikayeler anlatmışlardı.
Kutluhan Köyü aptal oimaya apta! yalnız kendi
adetlerine göre misafire verilecek yemeklerin
içine tükürüyorlarmış. Onların bu adetlerini
bilen civar köylüler, ondan bunlara itibar
etmez hatta misafir olmaz-larmış. Benim işim
öyle değilki ister istemez orada bir şeyler
yiyeceğim. Mevsimde yazdı. Pratik bir yemek
düşündüm. Muhtar da evin önüne tezek ateşi
yakmış kır otla-nndan çayı orada pişirmişti.
Yemeklerini yiyecek olsam Halit Beyin
anlattıkları hemen aklıma geliyordu. Yumurta
bulunup bulunmadığını sordum.
Bereket o da bulunmuştu. Tezek ateşinin
üzerine koyduğumuz tencereye üç-beş adet
yumurtayı gözümün önünde elimle pişirilmiş
yumurtaları soyup kurumuş biraz şepit (pazı)
ekmeğiyle onlan aç mideme indirdim. Dağın
girintili yerine kuyluya sokulmuş olan bu
köyün insanları çok neşeliydiler. Kapılarında
üçer beşer tavuk, birer ikişer at veya
eşekleri vardı. Ama hayatlarından çok memnun
tabiatın verdiği en güzel yerlerde
oturuyorlardı.
Sivri sineklerden korunmak için evlerinin
içinde geceleri tezek ateşi yalıyorlardı.
Bu,hay vanlannda korktukları şey tezek
dumanıydı,
CANIMANA
Anadolunım güzel yaylalarında nice nice köyler
doğmuş, bu, köyde onlardan biri. Köyün beşyüz
metre yukarı yüzünde sarp kayalıklardan sızan
sular birikerek yaz ve kış durmadan akan bir
çay meydana getirmiş, boş akan sular bir
rejime tabi tutulsa her evin içine serbestçe
su alınabilirdi. Ama bunları kim yapaeak?
Bilgiden yoksun halk biraz buğday, arpa
ekmekle yetinmekte ekip biçtiklerinin tümü bu
kadardı. Ellerinde bulunan mallarla
geçimlerini temin etmeye çalışmaktaydılar.
Köyün içinden geçip akan suyun kıyılarına acı
soğan bile ekmiyor, kırlarda çok bol olan
acısız cacık (kadsmalak) adını verdikleri otu
ilkbaharın şepitlerinin içine koyarak üzerine
tuz ekip şepitlerden dürüm yaparak yerlerdi.
Köyün içinde İstanbullunun evinden başka
kimsenin abdesthanesi yoktu. İstanbullu
deyince dağın başında İstanbullunun işi ne
diyeakla gelir ama bu, bir gerçekti.
Köylü bir delikanlı. İstanbulda asker iken
sevmiş olduğu bir İstanbul kızını alıp köyüne
gelmesiyle İstanbulluların eniştesi olmuş ;
sekiz on sene yaşayan ilk kocası hayata
gözlerini kapamış. Ama köyün sevgilisi ve
herkes tarafından hürmet edilen bu kadının
çocuğuda olmadığı halde fakirliğine göğüs
gererek bu samimi havadan bir türlü
ayrılamamış. Kocasının akrabalarından olan bir
erkekle yine evlenerek oradan ayrılmamış,
badanada yalnız onun evinde vardı. Orada kireç
badanası yapmak gerçi adet değil, o, ise beyaz
topraktan evin iç ve dış kısmım pınl-psrıl
beyazlatmış, ayrıca kızılgıt bir topraktan (aşı
toprağı) el resimlen yapmakla da süslemişti
evini.
Osmanlı bir hanım İstanbula gitmeyi bile hiç
arzuladığı yoktu. O, köye uğrayan her memur.
Vesile ablanın hatınnı sorar, onun güzel
espirilerinden dinlerdi.
Bîr gün temizlik konusunda; kendi evini temiz
tutuyorsun komşularını da alıştırsana diye
takıldım. İSk kocama abdesthancyi yaptırdım.
Ona biraz şeyler öğrettim. Ömrü kısaymış gitti.
Kocasını göstererek şu, adam varya bunu
abdesthaneye girmeyi öğretemedim. Hükümet bana
maaşımı veriyorki bunlarla bütün gün
uğraşacağım diye, bizi hayli güldünnüştü.
Sağlık konulan hakkında konuşmalar yaparak
ellerine verdiğimiz planlara göre
abdesthaneler yaptırmıştık. Ama her taraf
yıkık taş ve toprak yığınıydı. Camileri de
aynı imamları bile yoktu. Koca köyün içinde
askerde okuma yazma öğrenmiş yalnız iki-üçkişi
vardı.
Muhtar Arap çok enteresan bir adamdı. Vaktiyle
Arap harfleriyle yazıp okumayı öğrenmiş, yeni
Türk alfabesini öğrenmekte hiç zahmet çekmemiş,
askerlikte yazıcılık yapmış, şakacı biriydi.
İlk olarak ona ab-desthane yaptırmıştık. Onda
da hiç zahmetsiz ekin kuyusunun etrafını
taşla çevirip, eski bir harman düvenini
üzerine ka-payı vermiş, abdesthane yapılmıştı
ama içine giren yoktu.
Aradan bir kaç ay geçmişti. Aynı köye
uğramıştım. Arap yapılan abdesthane kapısına
büyük bir taş dayamış, otiar kapısını iyice
kapsamış, içine bir tek kişi bile girmemiş.
Muhtar Arapa süs olsun diyemi yaptın diye
sorunca; olmaz azizim olmaz, biz oraya
girersek sıkılınz. Köylünün bir çoklan
abdesthanelerini yaptı yapmaya ama içlerine
bizi zorla koyamazsınız ya, diye yan şaka
olmakla beraber gerçeği söylemişti. Köyün
çocuklarının yandan fazlası sıtmalıydı. Büyük
insanlar bile kendilerini zor kolluyorlardı
sıtmadan. Onların aralarında da bir çok
sıtmalı kişiler vardı. Bu, melun hastalık
renklerini değiştirmiş, yüzleri yanık yanıktı.
Aslında çok samimi insanlardı bunlar, ama
bilgisizlik içinde maf olup gidiyorlardı.
Kültürü olmayan insana dert anlatmakta hayli
meseleydi. Kendi sağlıkları için verilen
emekten zerrece istifade ediniyorlardı. İş
yapmak için gelen memur hayal kırıklığına
uğrayarak vay benim teptiğim bu yollara, demek
ki boşuna... haaa... der kendi didinmesiyie
kalırdı.
Geceyi, o köyde geçirdim. Geç vakitlere kadar
muhtarla oturduk sinek avladık. Ama nafile
evin içine hücum etmişler elbiselerimizin
üzerinden geçiyorlardı. Hortumlarını,
kanlarımızı emmek için. Her ne kadar odanın
içinde bulunan sinekleri öldürmeye
çalıştıksada ardının kesilmesi mümkün değildi.
Yüzüm kabarmıştı. Muhtarda şika-yetlendi bu
gözleri kör oiasılar nerden girmişler
içerlere kapı erken saatlarda kapanmıştı. Ama
demek ki gündüzden atmışlar kendilerini içeri,
ben canına okurum onların şimdi.
Dışarı çıkarak kucağında bir miktar tezekle
geldi, evin hayat kısmına bir çanağın içine
yaktı tezek ateşini evin bacaia-nnıda sımsıkı
kapamışlar, duman çıkacak yer bulamıyordu.
Gerçi duman pis-pis kokuyor ve gözlerimizi
yakıyordu ama sineklerde ortadan
kaybolmuşlardı. Uyu bu acı dumanın içinde
uyuyabilirsen?
GÜZELCEKALE
Her yerde bulunurya buranında bir maskotu ve
demirbaş Kör Bahri adında bir muhtarları
vardı. Bu adamın tek gözü kör olduğu için Kör
Bahri derlerdi. Deremsi bir yere sıkışmış gibi
olan bu köyde bağ-bahçe sebze vesaireyi
kendileri çıkarıyordu. Çok çalışkan insanlardı.
Sürü sahipleri kendi aleminde, başkalarının
ekinlerini davarlarına bastırmakîan kavgasız
gün geçmezdi, bu köyde. Ama muhtar Bahri
hepsinin dostuydu. Taraf tutmamaya çalışırdı,
kırlara giderlerken her birinin arabasında
silahı eksik değildi. Birbirlerine bir çok
zaman ateş ettikleri tabii olaylardandı.
Muhtar Bahri köylünün çekişmesine son
verdirsene rahat yaşasınlar olmaz mı?
dediğimde: bunlar birleşirse o zaman benim
rahatım kaçar, varsın gebertsinler
birbirlerini işin mi yok, diye benim iyi
niyetime dudak bükmüştü.
Aradan bir kaç ay geçmişti. 20-22 yaşlarında
çıra gibi bir babayiğitti bir damın üzerinde
alman nişanla omuzlan arasından giren kurşunla
yere sermişlerdi. Ölüsü Haymanaya getirildi.
Delikanlının otopsi yapılırken ense kökünden
giren kurşun akciğerlerine doğru inince
hayatına son vermiş olduğu anlaşılmıştı. Bu
köyünde lıaii buydu. Sular karardı mı bir çok
kişiler dışarı korkarak çıkıyordu. Köyün içme
sulan, mebzul, bahçeleri sulamak içinde köyün
içinde küçücük akar sulan devamlı akiyordu.
Çamaşırhane yoktu, çeşmenin başında bir yandan
içme suları alımr diğer yandan da tokaçla
çamaşır dövülüyordu. Tokacın indiği yerden
sular içme sularının içine sıçrardı. O
sıralarda tifüs hastahğıda o, köyde baş
göstermiş olduğundan bunlara mani olmaya hayli
çalışmıştık. Muhtar Bahriye bunların men
edilmesi için ricada bulunduk, bitlerden geçen
bu hastalığa mani olmak için bu adetlerinden
vazgeçmelerini söylediğim zaman kendileriyle
bir türlü anlaşamadık. Üstelik biz burada çok
memur dövdük yine biz hakli çıktık, diye
tehdit de etmişti beni.
Köyün ağalarından Hüseyin adında birisinin
odasında bitten geçen hastalıkları saydık
döktük, bu konuşmamız bir konferans
mahiyetindeydi. Oda tıklım tıkhmdı. Dilimizin
döndüğü kadar bitin zararlarını anlatmıştık.
Konferansımız bittikten sonra:
Bahri söz aldı, komşular söyleyin bitten
şimdiye kadar zarar gören oldu mu diye sual
açtı köylüye. Onlar da; asla diye cevap
verdiler. İlave olarakda muhtar biz köy-lüyük
kırda gezerik, bayırda kalırık, soğuk günlerde
bitten zarar yerine fayda olur, gezdiği
yerleri ısıtır, onun için faydalıdır bize
deyince ; odada bulunanlar tekrar tasdik
ettiler. Bize artık söyleyecek bir şey
kalmamıştı. Muhtarın tezi bizim tezimizi
çürütmüştü. Köyün Karadenizli bîr imam!
bulunuyordu. O da cahiimi cahil. Sonradan
öğrendim ki meğerse o da asker kaçağı imiş,
ikinci gidişimde köyde göremedim. Okul
olmamakla beraber zeki insanlar askerlikle bir
çok gençler okuyup yazmayı öğrenmişlerdi.
O, civarda komşu köy olan Tokat zengin bir köy,
herkesin az çık bağ bahçesi bulunuyordu.
Anlar gibi çalışkan insanlardı. Köyün hakim
bir yerinde güzel bir de konak vardı. Genelev
patronu olan Şükrünün eviydi bu konak. Fakir
olanlara yardım etmiş, öz köylerindeki ağalar
gibi haraca bağlamamış kendi köylülerini.
Onlara yüz binlerce lira vermiş, kalkınmaları
için yardım etmiş muhtaç olaniara.
TEPE KÖY
Yaptığımız aylık gezmelerde yolumuz Tepe
köyüne düştü. Sağlık memuru olan merhum
İbrahim Eraltay arkadaşımla beraberdik.
Oranın zengini oian birinin odasına indik.Ev
sahibi İstanbula sürü götürmüş köyde yoktu.
Öğle yemeğini orada yemiştik. Yemekten sonra
ellerimizi silmek için verilen havlunun
üzerinde kemikleşmiş iri bir bit görünce
oradan kaçmaktan başka bir çare kalmadığını
arkadaşıma söyledim. Kaldığımız takdirde
bitler bizi burada yerler demiştim. Benim
isteğime uyarak ver elini Boğazkaya deyip yolu
tuttuk. Gittiğimiz köyde hatın sayılır hayli
zengin, koyunu ve atları olan birisinin
evinde misafir kaldık. İçeri girdiğimizde
karşımıza bir at ahırı çıktı. Atların
arkasında karşılıklı iki kapı bulunuyordu. Sağ
tarafa biz girdik. Solda da başka bir oda,
onda da kendileri oturuyormuş. Büyükçe ahırın
içinde atlan arkasında birde tandın
bulunuyordu. Bekçi hizmette kusur etmedi.
Atların arkasında bulunan tandın da tezek
ateşi ile yemek pişiriliyordu, gece atlarla
beraber yattık. Yattığımız odanın birde küçük
penceresi var. Ama camı yoktu. Mazgal deliği
gibi bir şeydi. İçersi gündüzden karanlık,
zaten beyaz sıvada adet edilmemişti orada.
Camı olmayan bir petrol lambası, gerçi biraz
oturduk ama birbirimizi göremiyorduk. En iyisi
yatmaktı. Yatak ve yorganları çok kalın,
içleri olduğu gibi yün doluydu. Atiar
puhkurdukça uyumamıza imkanda yoktu. Nasılsa
uyumuşuk, bir kaşıntıdır aldı bizi, oralara
yakın su birikintileri de yoktu. Sivri
sinekler nereden geldi buldu bizi burada diye
ikimizde hayli söylendik. Ama bizi ısıran
neydi buna bir türlü aklımız ermemişti. Sabahı
zor ettik her yanımız kabarmıştı. Elimize
geçen hırçın mahlukları parmaklarımız
arasında eziyorduk ama ne olduğunu
anlayamamıştık. Vazife yapmak deği! kendi
derdimize düşmüştük. Sabah kahvaltısını bile
bekleyecek durumda değildik. Güneş doğarken
bekçi yanımıza geldi. İlk iş oradan kaçmak
oldu.
İki üç saat uzaklıkta bulunan Çekirge Köyüne
kendimizi zor attık. Oranın muhtarı Zeynel
Ustayı tanıyordum, bîr çok yerlerde zuma
çalarken görmüştüm kendisini.
Bu, köyün tümü aptaldı ama temiz insanlardı.
Şansımızda yardim etmişti, onu da köyde bulduk.
Üzerlerimize baktığımız zaman sim sıkı bit
dolmuş her yanımız. Hatta elbiselerimiz
yakalarında bile sıra sıra bitler vardı.
Karısı çok becerikli bir insandı. İki adet
temiz çarşaf çıkararak, üzerimize altı,
anadan doğma soyunduk. Elbise ve
çamaşırlarımızı alıp kazan dolusu kaynar su
da yıkayıp bizi arındırdı bitlerden. O, günü
yanımıza yalnız Zeynel Usta girip çıkıyordu.
Bir kazan da bizim yıkanmamız için su
kaynamıştı. Eşeklerini dışarı çıkarıp ahırda
iyiden iyice yıkandık. Midelerimiz de İyice
boşalmıştı. Dışarı çıkacak durumda da değildik.
Üzerimizde çarşaf sarılıydı. İlkin
çamaşırlarımız! düşünüyorduk. Zeynel Ustanın
becerikli karısı bunları yskamış ve kurutmuş,
bize getirdiler. Artık boş midemizi
doldurmaya sıra gelmişti. Temiz iç
çamaşırlarımız geldiğinde sevinmiştik.
Öğle yemeklerimizi bizim yanımızda yapmayı
kendileri arzuladı. Bizim aleyhimizde çok
şeyler duymuşsunuzdur. Onun için sizin
yanınızda yiyeceklerinizi pişire-yim içinize
sindire sindire yiyin. O, civarda iki-üç tane
aptal köyü bulunuyordu. Onların hakkında
hakikatten çok kötü şeyler söylenmiş ve
yirilmişlerdi. Onlarda bunlan bildikleri için
gelen misafirlerine ellerinden geidiği kadar,
bu kötü dedikoduları silmek için
konukseverliklerini gösteriyorlardı. . Zurnacs
Zeynel Usta karısının bu anlayışı karşısında
yemeklere sakın tükür-meyin diye kahkaha ile
güldü ve bize birader biz hakikaten Aptalız
ama yemeğe tükürülür mü? bunlar bizim
aleyhimize yapılan kötülemelerden başka bir
şey değildir, demişti.
Elbise ve çamaşırlarınız temizlendi, iki gün
bu köyde kaldık, iç açscı bir köydü burası.
Gerçi Aptal köyüydü ama evleri çok temizdi.
Bekar olan merhum arkadaşıma buradan bir
Aptal kızı alsak nasıl olur? düğünde
masrafımız olmaz, davuİ zurna gibi çalgılara
para da vermeyiz ne dersin? dediğimde: aman
kardeşim bizi bitlerden arındırdılar ya
kızianda kendilerinin olsun. Buradan bir
kaçsam bir daha buralara tövbe bir daha geimem,
bir hastenede pansumancılık yapar, yara
sarmaya razıyım demişti.
İki gün orada kaldık üzerimizde bitten eser
kalmamıştı. Bu kadar kısa zamanda bu
köylülerle kaynaşıvermiştik. Nihayet iyi bir
toplantı tertip ettiler. Davullar vuruldu,
zumaiar çakındı bir düğünü andırıyordu.
Alaylarda çekildi. Orada çocuk bahçesi yeri,
çamaşırhane yerleri, ayrılmıştı.
NAL HİKAYESİ
Benim bağlı bulunduğum merkez Sındıran
Bucağıydı. Buranın halkı çok zeki insanlardı.
Alışverişle ellerinden geliyordu, bununla
beraber hırsızlık vakalanda eksik değildi. En
çok iş jandarmanın üzerindeydi. Bir gün civar
köylerden birinden bir adet inek çalmış bu
köylü birisi, köyün yakınında bulunan bir
mağaraya götürün hayvan: kesmişler. Etlerini
de çalanlar arasında pay etmiş. Jandarmaya
yapslan şikayette kesilen hayvanın kemikleri
mağarada bulunmuş. Kısa zamanda Jandarma
faillerini de buluyor. Suçlular nezaret
altına almıyor, kesilen ineğin bacaklarını ve
kemiklerini suçluların sırtına yükletip
karakola getiriiiyor. Ertesi günde adliyeye
götürülecekler suçlular. Zanhiar jandarmanın
dayağından korkarak herşeyi itiraf ediyor, ama
asıl zekalarının kullanma za-mam gelmişti
artık. Nezarethanede ineğin bacakları
suçluların yanında. Dışardaki arkadaşlarıyla
anlaşmışlar gündüzden, eski öküz nallarındanda
temin etmişler, keçe kesilen ineğin
bacaklarını dışan veriyorlar, güzelce nallar
çakslıyor, kesilen ineğin ayaklarına ve tekrar
yerine Jandarmanın haberi olmadan yerine
yerleştiriliyor çuvalın içine.
Jandarma hırsızlan bulduğuna memnun, mal
sahibi hırsızları bulduğundan memnun,
hırsızlarda nasıl olsa bunlara yutturduk diye
onlarda memnun. Nihayet adliyeye
götürü]üyorlar. Hakimin önüne çıkan
hırsızların sorgusunda külliyen inkar, nihayet
mal sahibine sual tevcih ediliyor. Çalınan
inekmiydi yoksa öküzmüydü?... Mal sahibi evet
inekti. Peki ayaklan naili değilmiydi?... Haşa
efendim biz ineklerin ayağına nal çaktırmayız
deyince:
Hırsızlar efendim...
Bizim kestiğimiz bir Öküzdü. Onuda
cambazlardan aldık ve mağarada taksim eitik,
etlerini, çuvalda bulunan bacaklar görülsün.
Hakim peki diyor bir de ne görsünler, çuval
içinde bulunan hayvan ayaklan naih, çekiyor
bunlara beratı onlarda ; hem mal sahibi ve hem
de jandarmayı alay ederek doğruca geliyorlar
köylerine. Zekalarının işlemeleri sayesinde
kolayca kurtulmasını da becerdiklerini
öğünerek anlatmışlardı.
KARACADAĞ VE ETEKLERİ
Anadolunun güzel yaylalarından biri
Kara-cadağın etekleridir. Her köy bir birinden
iyi yerler. Kınkpınar, Hisar, Arşına, Yaraşlı,
Seyitahmetli,Dipdede gibi köyler.
Seyitah-metli köyü bu köylerin en yenisiydi.
Kırımdan gelip yerleşmişler, evleri temiz
sıvanmış, üstleri sığır iyesi çatalı, misafir
kaldığım evde iki adet kitap vardı, birisi
Kuran diğeri de Atatürk'ün eski Arap
harfleriyle yazılmış nutku.
Okul olmamakla beraber okuyup yazmayan yoktu
bu köyde. Az-çok hepside biliyordu. Temizlik
bakımından diğerlerinden daha iyiydi. Gerçi
köyün kurulduğu yerinde tesiri yok değildi.
Yamada olduğu için hiç bir yerinde pislik
görülmiyordu. O, civardaki köyler gibi
bunların da bağ ve bahçeleri vardı. Bizim
istediğimiz şeyler zaten eskiden orada
yapılmıştı.
Yaraşlı eski bir köy bağ, bahçelik çalışkan
insanlardı. Yalnız köyde kavgaların ardı
kesildiği yoktu. Seksen yüz kişide frengi
tespit edilmiş, tedaviye göndermek bir
meseleydi bunları. Bir çokları bu melhus
hastalıktan kurtulmuş, nerede ise kökü
kazınmıştı.
Arşmcı şairane bir yer her yanı bağ bahçe,
akarsulan köyün içinden geçer, tertemiz, meyva,
sebze hiç eksik değildi. Köylünün yarısından
fazlası avcı keklik, tavşan gibi av hayvanları
sofralarından hiç eksik olmazdı. Bir araya
geldiler mi konulan avcılık üzerine olurdu.
Avrupaya gidenler oranın yerlerini anlatmakla
bitiremezler. Ama Karacadağın eteğine
yaslanmış, bir yazarımız gidipte buralarının
güzelliklerinden söz etmezler. Hisar Köyüde
Karacadağın küçük bir girintisine sokulmuş,
8-10 hanelik, bir yaylacık temiz bir köy.
Buranın yoğurdu hatırı sayılır cinsinden,
olduğu gibi kaymak tuttuğundan yaz günleri
yakın köylüler dahi bu küçük yayla köyüne
yoğurt yemeye geldiklerini söylüyorlardı.
Biraz ileride Kırkpınar köyü; çok arkalı bir
yer burası. Evler muntazam, yontma taştan
yapılmış. Küçücük bir kasabada sanar insan
kendisini. Burada da meyva, sebze bol her ev
kendi yiyeceğini kendisi çıkarır. Döğüşsüz,
kavgasız haklarına razı insanlar.
Muhtarları bulunan Mehmet Ağa dirayetli, köylü
tarafından sevilen kişiydi. Bununla beraber
sevmeyende bulunduğu bir gerçekti. Onun kırda
otlayan allarının karnına hangi eli kırılası
yaptıysa her ikisinin kanıma bıçak saplayarak
hayvanların barsaklannı dışarı çıkarmış köyün
yaşlı ve gençleri bu işe çok üzülmüşlerdi.
Muhtarın kardeşi Fevzi usta o, civarda
durmadan yontma taşlardan mimarlar gibi
inşaatı yapar bir çok gençleri de bu, işe
alıştırmıştı. Kerpiç binalara rağbet kalmamış
gibiydi. Gücü yeten her köylü Fevzi ustaya baş
vurur olmuştu.
Bu, Aşiret köyüde her Türk köyü gibi konuk
severlikierinle tanınmışlar. Dışarıdan gelen
bir iki gün kalmadan ayrıimak istemez bu
köyden. Sıkılmasına da imkan yoktur, çünkü
yabancılık çekilmez burada.
Dipdede
köyüde dağın yan sırtında bir yayla, 30-40
hanelik bir yer burass. Kara-cadağm her
yanından eteklerine şırıl-şırıl sular akar. Ne
yazıkki kuyumcu eline geçmemiş işlenmeyen
cevher neye yarar Allaha adanmış bakir
topraklar.
Koskocaman dağın üstü hava meydanı kadar düz.
Tam doruğunun üstünde su bulunmakta dağın
yamaçlarında çoraklaşmış, Meşe, Yemişen, Ahiat
ve bunlara benzeyen bir çok meyva vermeyen
ağaçlar. Ama ne yazık ki koskoca dağı
çıplaklıktan kutlara-mıyordu. Mevcut ağaçlara
bile ne bakan ve nede koruyan. Harap olup
gitmiş bulunan ormanlığa hiç kimsenin içi bile
sızladığı yoktu.
Bir sonbahar günüydü kendimi üşüterek
hastalanmıştım. O, günde Dip dede köyünde
Hasım Ağanın evinde bulunuyordum. Konuk
kaldığım odanın pencereleri Kara-cadağa
bakıyordu. Dağın alt ve yamaç kısımları yaz
havasını andırıyordu. Doruk kısımları sis ve
dumanlıydı. Sabahları dağın yamaç ve
civarındaki düzlükleri pırıl-pınt çiğli,
yoldan dışarı çıkıldığında sırılsıklam su
oluyordu ayaklarımiz.
Dipdede
köyünde kaldığım zaman Kınkpınar Muhtarı
Mehmet Ağada yanımdaydı. Dağın yamaçlarında
bulunan ağaçların haline bakarak içim
sızladığını kendilerine söyledim. Hazır orman'
ı neden korumadıklarımda sordum.
. Biz ne yapabiliriz? Devlet korusun ozaman
eski haline gelir, biz çocuk iken burası
ormanlıktı. İnsan gövdesinden kalın ağaçlarda
vardı ama şimdi üzerine kuş düneyecek birdiken
çalısı bile kalmadığını kuru kuruya dert
yandılar.
Mehmet efendi bizim bu dağın eteklerinde ki
köylerin birisinden olsaydı o, kur-îanrdı ama
ona da imkan yok, demeleri üzerine o, demeleri
üzerine o, zatın kim olduğunu da yine
kendileri söylemişlerdi Aitılarlı Hoca Mehmet
Efendi. Bizim başımız sıkılsa ona koşanz
dürüstlüğünle tanınmış bir insandır o.
Bizim bu civarda aşirat köyleri mahkeme
filan bilmezler, haksızlığa uğrayan ona
derdini anlatırsa hakim gibi aralarını bulur
her iki tarafta hakkına razı olur. Hakime
gidilirse her iki tarafın göstereceği şahitler
işi sürüncemeye ve çıkmaza sokar onun için
geçim zorlaşmıştır artık. Bunları bilen
taraflar itibardan düşmemek için işini
oracıkta hallettirip hakkına razı olup işine
döner aksi halde kimse haksizliğin yüzüne
bakmaz köyü bile terke mecbur diye tüm
umutlarını Hoca Mehmet efendiye bağlamışlardı.
Dipdede Köyüne gelişimin üçüncü günüydü.
Rahatsızlığmıda biraz geçmişti. Orada kaldığım
günlerde durmadan İhlamur suyu içmiştim.
Konukseverliklerine diyeceğim yoktu.
|